10 Haziran 2010 Perşembe

'Krize giren savaşlara sarılır'

Milliyet Gazetesi Yazarı Devrim Sevimay Prof. Yeldan ile görüştü: Dünya’nın en iyi 500 iktisatçısından Prof. Yeldan: “Bir iktisadi kriz konjonktürü çoğunlukla sosyal ve siyasi krizleri de beraberinde getirir. İnsanlar sistemi sorgulamak yerine, bağlı

bulundukları kökenler üzerinden durumlarını açıklamaya çalışır. Çoğu zaman işbaşında olan siyasiler gerekirse hayali bir düşman dahi yaratırlar.” Prof. Yeldan: “Hayali gerginlikler birden gerçek haline gelebilir ve siz dahi bir birey olarak birden bire tek bayrak, tek ideoloji, tek inanç altında toplanıp, krizin yapısal nedenlerini göz ardı etmek pahasına ulusunu, bayrağını, inancını korumak gibi sloganlar etrafında canını vermeye hazır bir vatandaş haline gelebilirsiniz.” Amerika’da ekonomik krizin zirve yaptığı Ekim 2008’de yine sizinle bir söyleşi yapmıştık. Söyleşinin başlığı, “Bu krizden sonra savaş gelebilir” idi. Çok ilgi çekmişti o söyledikleriniz ve hatta yanılmıyorsam London School of Economics* bir atıfta bulunmuştu. Evet, link vermek istemişlerdi, biz de söyleşiyi çevirtmiştik... Peki, önce okura o söyleşimizde ne dediğinizi bir hatırlatır mısınız... 2008 krizine baktığımızda genel olarak gözlemlerimiz bu krizin bir yönetim hatasından, bir bankanın batıp kurtarılması gibi sıradan bir vakadan ibaret olmadığı, mevcut ekonomik sistemin bir krizi olduğu şeklindeydi. Sistemin bu krizlerinin de 80-90 yıllık evreler halinde gerçekleştiğini ve kolay kolay aşılmasının da mümkün olmadığını biliyorduk. Daha önemlisi, iktisadi tarihteki bu tip son dört-beş dalga hep militarize olmuş bir küresel ortam, artan askeri harcamalar ve ne yazık ki çoğunlukla da açık savaşla geçirilmiş durumda. Eğer bu hakikaten bizim gözlediğimiz gibi sistemin derin bir krizi ise bugün yaşadığımız küresel krizin ardından bir savaş konjonktürü oluşabilir. Bu savaş da öyle hemen bir James Bond filmlerindeki gibi topyekûn nükleer üçüncü dünya savaşı şeklinde değil, bölgesel, yerel savaşlar, etnik huzursuzluklar, aşırı gerginlikler şeklinde de yaşanabilir. Önemli olan bu krizin, ileride yaşayacağımız günlerde Türkiye’yi ve bölgemizi etkilemesi muhtemel iktisadi sosyal sonuçları arasında “düzeltici savaş” (corrective war) olarak nitelendirilen bir konjonktürün de olma olasılığıdır, demiştik. ‘Düzeltici savaş’ gerginliği Demiştiniz, ancak bu sefer ki söyleşi önerimizi kabul etmek konusunda da çok tereddüt ettiniz... Haklısınız, zaten şu anda konuşurken da pek rahat değilim ve kelimeleri özenle seçmeye çalışıyorum. Sonuçta bölgede olmasından en endişe ettiğimiz türde bir gerginlik yaşanmış ve insan kaybı olmuş durumda. Bunun rakamsal büyüklüğü hiç önemli değil, bir tek cana zarar gelmiş olması bile içimizi yakmaya yeter. Hâl böyleyken bizler burada ofisimizde oturup, “Bakın ileriye dönük şunlar olacak” diyerek fütürist, soyut çıkarsamalarda bulunup, sonra da büyük bir gönül rahatlığıyla “Bakın, ben haklı çıktım” demenin keyfini sürecek konumda insanlar değiliz. “Düzeltici savaş” terimini soyut olarak tespit etmek başka, bir de birden bire onun gerginliğini yaşamak çok başka bir şey. Dolayısıyla, bırakın çok ciddi bir noktanın eşiğinde olmamızı, haberlerde geçen sözcüklerin son derece şiddet unsurları içermesi, açık savaş konjonktürünü çağrıştırması bile her şeyden önce bir insan, bir yurtsever olarak hepimizi derinden acıtıyor. Son derece haklısınız ve zaten ben de İsrail saldırısını ya da İran’la ilgili gerginlikleri direkt bir “düzeltici savaş alâmeti mi” diye sormak istemiyorum; ancak geçen hafta yüreğimiz ağzımıza geldiğinden beri de şunu merak ediyorum: Aşırı gerginliklerin savaşa dönüştüğü dönemlerle ekonomik krizlerin bir bağlantısı var mı? Ve eğer varsa şu an ki zemin ne; sistem bu itiş kakışları kaldıracak sağlamlıkta mı, değil mi? Önce ilk sorunuzdan başlarsak, evet, salt pür iktisadi gelişmelerle bunların uluslararası siyasete yansıması konusunda elbette bir bağlantı var. Hemen size çok kabaca iki yönlü bir bağlantı da kurabileceğimi düşünüyorum: Birincisi, eğer gerginliklerle aynı dönemde dünyada bir ekonomik kriz varsa, o krizin niteliği ve nedenleriyle ilgili. Bu ayrım çok önemli, çünkü eğer krize giren sistemin kendisi ise, bu nitelikteki krizlerin içindeki ana unsur artık mal üretilmesi, yani üretilmiş malların satın alınamaması ve eksik tüketim kıskacına takılınmasıdır. 2008’deki kriz bu mu? İkinci Dünya Savaşı öncesinde yaşanan 1929 iktisadi bunalımındaki kriz de buydu ve ne yazık ki şimdi de bu. Peki bağlantısı? Bağlantısı şöyle: Krize neden olan bu üretim fazlasının deyim yerindeyse bir şekilde “yakılması” gerekiyor. O zaman da işte iktisadi yatırıma dönüştürülemeyen, satın alınamayan mal fazlasının savaş konjonktürü içinde yakılması gündeme gelebiliyor. Çünkü bu sayede sermayenin yeni teknolojilere kavuşturulması, askeri silah teknolojisinden yeni üretim tekniklerine ulaşılması, atıl sermayenin, atıl kurumların, modası geçmiş üretim tekniklerinin yakılıp, yerine modern teknolojilerin, modern kurumların, modern toplumların inşası sağlanabiliyor. İktisadi kriz siyasi kriz getirir Böylece de bir anlamda eski sayfa yırtılıp, yenisi açılıyor... Çok doğru, yani sosyologların “düzeltici savaş” diye tanımladıkları olgu. Bu birinci bağlantı. İkinci bağlantı: Bir iktisadi kriz konjonktürü çoğunlukla sosyal ve

siyasi krizleri de beraberinde getirir. İnsanlar işsiz kalır, işsiz kaldığında komşusuna kızgınlık duyar, “Benim işimi o aldı” kıskançlığına bürünür. Bu türlü gerginliklere de zamanla hemşerilik bazında, etnik kimlik, mezhep veya diğer sosyal kategoriler bazında meşruiyet kazandırılır. İnsanlar sistemi sorgulamak yerine, bağlı bulundukları kökenler üzerinden durumlarını açıklamaya çalışarak, yeni birtakım kavramlar, ideolojiler üretirler ve sonunda da meşruiyet sorunu ortaya çıkar. Geçen haftaki Soru-Cevap’ta Ali Çarkoğlu’yla Ersin Kalaycıoğlu hoca da tam bu dediğinizi anlatmışlardı; bizim toplum artık piyasayı da “başkası”nı da meşru görmüyor, demişlerdi. Evet, çoğu zaman işbaşında olan siyasiler de bu meşruiyet zeminini aslında sistemin sorunlarını gözden kaçırmak ve aynı zamanda da bu tip gerginliklerin yurt içinde bir açık çatışmaya dönüşmesini engellemek amacıyla ulusal birlik, cemaat veya bir mezhep bayrağı altında bir “birlik ideolojisi” yaratmaya çalışırlar. Bunun için gerekirse hayali bir düşman dahi yaratırlar. Geçen haftadan başlayarak Güney Kore ve Kuzey Kore’nin yaşadığı denizaltı krizini bu noktada hatırlayabiliriz mesela. Fakat, bu hayali gerginlikler birden gerçek haline gelebilir ve siz dahi bir birey olarak birden bire tek bayrak, tek ideoloji, tek inanç altında toplanıp, krizin yapısal nedenlerini göz ardı etmek pahasına ulusunu, bayrağını, inancını korumak gibi sloganlar etrafında canını vermeye hazır bir vatandaş haline gelirsiniz. Fakat bu arada da ne olur? Krizin maliyeti, borçlar, batan şirketlerin ödenmemiş ücretleri, Yunanistan’da olduğu gibi çok yüksek kamu borçlarının maliyetleri, emekçi sınıflara veya ileriki nesillerin sırtına borç olarak bindirilir ve bu kesimler de bu fedakarlığa katlanır. Niye? Çünkü söz konusu olan etnik kimlik, bayrak, mezheptir ve bu da işte kriz dalgasının siyasi meşruiyetinin sürdürülebilmesi için yarattığı bir konjonktürdür. Burada herhalde bir ara not vermemize gerek yoktur; kesinlikle biz “İsrail’le yaşadığımız kriz baştan aşağıya bir komplodur, yüzde 14 işsizliği göz ardı etmek içindir” vs. gibi bir algı içinde değiliz; böyle bir şeyi kesinlikle demiyoruz. Ama ne yazık ki dünyadaki sistemin kendi doğal işleyişi sonucunda “düzeltici savaş” diye adlandırılan böyle bir olguyu da yine sistem kendi kendine üretiyor. Biraz bunun farkında olmamız lazım. Yoksa İsrail’in bir insanlık suçu işlediği konusunda hemfikiriz, tartıştığımız şey asla bu değil! Kaldı ki, madem bu bir üst sistem krizi, o halde sebeplerini de zaten hükümetlere indirgeyerek değil, sistemin tamamında aramak gerekiyor. Çok doğru, çünkü gerçekten de mesele İsrail-Türkiye, İran-Amerika, Kuzey-Güney Kore aktörleri meselesi değil, bu aktörlerin üstünde bir üst yapı olarak sistemin gelip böyle bir konjonktürü dayatması olgusu. Çünkü bunun ardında hep özenle vurgulamaya çalıştığımız üzere, kapitalizmin 2007’de başlayıp 2008’de dünyayı saran son krizinin bir “sistem krizi” olması yatıyor. 2008’de bu çok tartışıldı; sizin de içinde bulunduğunuz bir grup, “Bu bir kapitalizm, yani sistem sorunudur” dedi; karşınızdaki grup ise, “Hayır bu bir yönetişim sorunudur, hatalar yapılmasaydı, sistemde bir sorun yoktu” görüşünü savundu. Şimdi, öncelikle mevcut krizi bundan öncekilerden ayırt etmemiz gerekli. “Birinci nesil” dediğimiz krizler bizim 70-80’lerde yaşadığımız, kabaca “Kurtar bizi baba” diye adlandırılan krizlerdi. Popülist hükümet yüksek taban fiyatı verir, bütçe açığı büyür ve ülke krize girerdi. 90’larda “ikinci nesil” çıktı. Asya krizi, 2001’deki Türkiye krizi ikinci nesildi ve onlarda “Ahlaki tehlike” diye adlandırılan, yönetişim hataları vardı. Aşırı risk alan birtakım şirketler ve bankalar oluk oluk borçlanıyorlardı, çünkü nasılsa kurtarılacaklarını biliyorlardı. Şimdi bu 2008’de dünyayı saran son kriz ise ne birinci nesle ne de ikinci nesle benziyor, yeni bir nesil kriz. Bu krizde yapılan bir hata yok. Her şey kendi mantığı içinde doğru ve bu bir finansal kriz değil; bu bir reel ekonomi krizi. Tehditler hâlâ karşımızda “Düzeltici savaş” teorisi açısından tehlike sinyali veren de krizin işte bu niteliği diyorsunuz. Peki, 2008 krizi hâlâ aynı şiddette sürüyor mu sizce? Bu kriz, öyle bir iki tane finansal regülasyon, bir iki tane bankanın devletleştirilmesi, işsizlikle mücadele için sağda solda yaratılan bir iki politikayla unutulup gidilecek, palyatif tedbirlerle aşılabilecek türden bir kriz değil. Evet, özel borçlar kurtarıldı, finansal sistem bir yerde kendi içinde dengelerine kavuşmak üzere ve rakamsal olarak bir toparlanma olgusu yaşanıyor. Fakat, bu sağlıklı, sürdürülebilir bir toparlanma, bir krizden çıkış olgusu değil. Bunun da en önemli nedeni, krizin maliyetlerinin devletler tarafından üstlenilmiş olması. Yani krizin semptomları bir taraftan öbür tarafa, sağ koldan sol kola, başınızdan midenize indi, ama bu müdahaleler problemi ortadan kaldırmadı. Problem şu anda devletlerin problemi, bütçe açıkları, kamu açıkları problemi... Bunun yarattığı belirsizliklerin nasıl şekilleneceğini öngörmek ise çok güç. Yeni bir enflasyon tehlikesi, kamu açıklarını kapatmak için ihraç edilen kağıtların değerlerinin düşmesi, dolayısıyla yüksek faiz ve durgunluğun devam etmesi gibi tehditler hâlâ karşımızda duruyor. Artık devletler iflas ediyor Büyük tehditler mi bunlar?

Hem de çok büyük tehditler, çünkü artık devletler iflas ediyor. Bugün Yunanistan’ı konuşuyoruz, fakat geçen sene de Dubai çöktü, Bahreyn iflas etti. İspanya ekonomisi büyük bir çöküşün eşiğinde; Macaristan’ın da bu listeye eklendiği anlaşılıyor. Ve biz A bankası, B şirketinin iflasından konuşmuyoruz, devletlerin iflasını konuşuyoruz. Avrupa ekonomisinin eksi yüzde 1’lerde büyüyeceği anlaşılıyor. Yakın zamanda yaşadığımız Asya, Meksika, Türkiye, Arjantin gibi krizleri düşünürsek 1930’lardan bu yana ilk defa topyekûn olarak dünya ekonomisi 2009’da eksi büyüme kaydetti, yani küçüldü. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir ilk bu. Diyelim ki 2020’den 2010’a bakıyoruz; “O yıllarda uluslararası gerilimlerin korkutacağı küresel bir iktisadi zemin vardı” der miyiz yani? Diyebiliriz, ben o görüşteyim. Komşumuz Yunanistan’ın yaşadığı şu sokak çatışmalarını düşünün, bu daha tedbirlerin ilan edildiği günler. Daha Yunan halkı bir şey yaşamadı. 13, 14’üncü maaş denen ek ikramiyeler yatmadığında, sosyal hizmetler paralı hale geldiğinde ne olacak? Yine, mesela Avrupa para birliği devam edecek mi, etmeyecek mi? Yunanistan’ın yanına İspanya ve Portekiz’in de eklenip, “Biz kendi paralarımızı basacağız. Batan batacak, çıkan çıkacak” deyip, AB para birliğinden çıkma ihtimalleri çok yüksek. Bu da AB’nin çok büyük darbe alması anlamına gelir, ki o zaman bugüne kadar Avrupa coğrafyasında örtbas edilmeye çalışılan her türlü etnik, ideolojik ve mezhepsel çatışmaya zemin doğmuş olur. Militarize olmuş ortam... Düşünün, İspanya’da işsizlik oranı yüzde 20’ye ulaşmış durumda. Daha iki gün önce Macar hükümetinin de iflasın eşiğinde olduğu haberleri, hem de Avrupa Merkez Bankası’nca dile getirildi. O bakımdan böyle bir zemin var, fakat bu zeminin tezahür ediş biçimi bambaşka kaynaklarla, ara çözümlerle ötelenip, uyuşturulabilir de... Bunu bilemeyiz, ama bildiğimiz sorunun temeli orada duruyor: Batının kağıt pazarlayan, tasarım merkezi, Doğu’nun da dünyanın atölye merkezi haline gelmesi. Doğu tarafındaki işgücü koşulları son derece kötü; bu taraftaki koşullar da tamamen borçlanmaya, tüketime, çok düşük tasarrufa dayalı. Ve bu sayfanın er ya da geç bir şekilde yırtılması gerekiyor? Yırtılması gerekiyor. Şimdilik devletler bu yırtık sayfayı kendi borç hanelerine yazarak ötelediler. Ama bunun yaratacağı kemer sıkma politikaları daha şimdi başlıyor. Sosyal hizmetlerin devletler tarafından karşılanamayacağı bir dünyaya doğru gidiyoruz. Bu dünyanın yarattığı huzursuzluklar ise başka gerginlikleri tohumlayabilir ya da ancak militarize olmuş bir gerginlikler ortamında hazmedilmesine zemin oluşturulabilir. Kapitalist sistemde her baharın bir de kışı vardır 2010’u kış mevsimi gösteren Kondratieff dalga nedir? Nikolai Dmitrievich Kondratieff, Stalin döneminde idama mahkum edilen önemli bir Rus iktisatçı. Kondratieff’in “K dalgası” adı verilen bu analizine göre uluslararası piyasalar yaklaşık 54 yıllık zaman dilimleri sonunda yükselme ve durağanlaşma dönemlerine giriyor. Baharda çiçekler açıyor, yeni teknolojiler, kurumlar oluşturuluyor. Yazın bunlar meyvelerini vermeye başlıyor. Sonbahar dediğimiz dönemde finansal gelirler, üretim doyum noktasına ulaşıyor ve bundan sonra artık kârlar düşmeye, finansal değerler erimeye başlıyor, teknolojiler olgunlaşıyor ve kış dönemine giriliyor. Yani durgunluk başlıyor ve rekabet kızışıyor. Kış döneminin sonunda da ekonomik krizler siyasi krizlerle beraber savaşlar konjonktürünü izliyor. Ama gösterdiğiniz grafik 2002’de çizilmiş? Evet, K dalgası hesabı kullanılarak muazzam bir öngörüde bulunulmuş. Büyüme hızının çok yüksek olduğu 2002 gibi bir konjonktüre girerken, 2010’un kış olacağı görülmüş. Çünkü, sistem bu; bu sistemin baharları olduğu gibi kışları da var ve iktisat bilimi bu mevsimleri öngörebiliyor. “Düzeltici savaş” terimi kime aitti? Daha çok Marksist iktisat terminolojisinde kullanılan, Rosa Luxemburg ve öğrencilerinden günümüze gelen teknik bir terim. “Düzeltici savaş” neyi düzeltir peki? Kapitalizm, düzgün bir çizgi olarak ilerleyen bir sistem değildir. Genişleyen, krize giren, yıkan, yıktıktan sonra yeniden yapan, Joseph Schumpeter’in “yaratıcı yıkımlar” diye adlandırdığı bir büyüme modeli içinde, dalgalar halinde büyük değişimlerin seyrettiği bir sistem. Büyük değişimlerin olması için illa büyük savaşlar mı gerekiyor? İlle de küresel boyutta milyonlarca insanın hayatını kaybettiği bir felaket olması gerekli değil. 1990-91’deki Körfez savaşında Pentagon elindeki büyük oyuncakları denedi. Ne Scud füzeleri kaldı ne Cruise’lar... Coğrafi olarak çok sınırlı bir bölgedeydi, ama milyarca dolarlık silah ve cephane kullanıldı, testler yapıldı. Dünya ekonomisine nefes aldırdı mı? Elbette. Her şeyden önce o silah harcamasının yarattığı bir talep unsuru var. Ayrıca bu da acı bir gözlem, fakat sivil dünyadaki teknik ilerlemelerin birçoğu aslında askeri teknolojilerin öncülük ettiği üretim teknikleri. Örneğin, denizatlıların sessiz çalışması dönüyor dolaşıyor, karşınıza sessiz buzdolapları olarak çıkıyor. Bu kaba bir örnek, ama düzeltici savaşlar sadece yakıp yıkmıyor, yaratıyor da. Çünkü yeni sermaye birikimi hep eskiyi yok ederek, onun üzerinde yükseliyor. Eskilerin yıkılması lazım ki inovasyona geçilsin. Bu da benim yorumum değil, Schumpeter’in kavramı

12 Mayıs 2010 Çarşamba

PULSUZ DİLEKÇE

SEVGİLİ ANNE BABALAR ÇOCUĞUNUZU, GENÇ ERGENİNİZİN ÖĞRENME MODELİNİ MERAK EDİYOR MUSUNUZ?..

Sevgili Anneciğim ve Babacığım , Bütün duygu ve düşüncelerimi dile getirebilseydim size şunları söylemek isterdim: Sürekli bir büyüme ve değişme içindeyim.Sizin çocuğunuz olsam da sizden ayrı bir kişilik geliştiriyorum. Beni tanımaya ve anlamaya çalışın.

Deneme ile öğrenebilirim.Bana ayak uydurmakta güçlük çekebilirsiniz.Oyunda,arkadaşlıkta ve uğraşlarımda özgürlük tanıyın.Beni her yerde her işimde koruyup kollamayın.Davranışlarımın sonuçlarını kendim görürsem daha iyi öğrenirim.Bırakın kendi işimi kendim göreyim.Büyüdüğümü başka türlü nasıl anlarım?

Büyümeyi çok istiyorsam da ara sıra yaşımdan küçük davranmaktan kendimi alamıyorum.Bunu önemsemeyin.Ama siz beni şımartmayın.Hep çocuk kalmak isterim sonra.Her istediğimi elde edemeyeceğimi biliyorum. Ancak siz verdikçe almadan edemiyorum.

Bana yerli yersiz söz de vermeyin. Sözünüzü tutmayınca sizlere güvenim azalıyor. Bana kesin ve kararlı davranmaktan çekinmeyin.Yoldan saptığımı görünce beni sınırlayın.Koyduğunuz kurallar ve yasakların hepsini beğendiğimi söyleyemem.Ancak,hiç kısıtlanmayınca ne yapacağımı şaşırıyorum.Tutarsız davrandığınızı görünce hem bocalıyor , hem de bundan yaralanmadan edemiyorum.

Beni dinleyin. Öğrenmeye en yatkın olduğum anlar soru sorduğum anlardır.Açıklamalarınız kısa ve özlü olsun. Öğütlerinizden çok davranışlarınızdan etkilendiğimi unutmayın.Beni eğitirken ara sıra yanlışlar yapabilirsiniz.Bunları çabuk unuturum ,ancak birbirinize saygı ve sevginizin azaldığını görmek beni yaralar ve sürekli tedirgin eder.

Çok konuşup , çok bağırmayın.Yüksek sesle söylenenleri pek duymam.Yumuşak ve kesin sözler bende daha iyi iz bırakır.”Ben senin yaşındayken …” diye başlayan söylevleri hep kulak arkasına atarım.

Küçük yanılgılarımı büyük suçmuş gibi başıma kakmayın , bana yanılma payı bırakın.Beni korkutup sindirerek , suçluluk duygusu aşılayarak uslandırmaya çalışmayın.Yaramazlıklarım için beni kötü çocukmuşum gibi yargılamayın.Yanlış davranışın üzerinde durup düzeltin.Ceza vermeden önce beni dinleyin, suçumu aşmadığı sürece cezama katlanabilirim.

Beni yeteneklerimin üstünde işlere zorlamayın.Ama başarabileceğim işleri yapmamı bekleyin.Bana güvendiğinizi belli edin.Beni destekleyin; hiç değilse çabamı övün.Beni başkaları ile karşılaştırmayın ; umutsuzluğa kapılırım.

Benden yaşımın üstünde olgunluk beklemeyin.Bütün kuralları birden öğretmeye kalkmayın ; bana süre tanıyın.Yüzde yüz dürüst davranmadığımı görünce ürkmeyin.Beni köşeye sıkıştırmayın , yalana sığınmak zorunda kalırım.Sizi çok bunaltsam bile soğuk kanlılığınızı yitirmeyin. Kızgınlığınızı haklı görebilirim ; ama beni aşağılamayın. Hele başkalarının yanında onurumu kırmayın. Unutmayın ki bende sizi yabancıların önünde güç durumlara düşürebilirim.

Bana haksızlık ettiğinizi anlayınca açıklamaktan çekinmeyin.Özür dileyişiniz size olan sevgimi azaltmaz ; tersine beni size daha çok yaklaştırır.Aslında ben sizleri olduğunuzdan daha iyi görüyorum,bana kendinizi yanılmaz ve erişilmez göstermeye çabalamayın.Yanıldığınızı görünce üzüntüm büyük olur.

Biliyorum ara sıra sizi üzüyor, belki de düş kırıklığına uğratıyorum;bana verdikleriniz yanında benden istediklerinizin çok olmadığını da biliyorum. Yukarıda sıraladığım istekler size çok geldiyse bir çoğundan vazgeçebilirim; yeter ki beni ben olarak seveceğinize olan inancım sarsılmasın.

Benden “örnek çocuk” olmamı isterseniz , ben de sizden kusursuz ana-baba olmanızı beklemem.Sevecen ve anlayışlı olmanız bana yeter. Sizin çocuğunuz olarak doğmak elimde değildi ama seçme hakkım olsaydı,sizden başka kimsenin çocuğu olmak istemezdim. Sevgiler , çocuğunuz...

Kaynak: Yörükoğlu, Atalay, Prof. Dr. (1982). Çocuk ruh sağlığı: çocuğun kişilik gelişimi, yetiştirilmesi ve ruhsal sorunları. Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Çocuklarda normal gelişim özellikleri

1-2 Yaş

· Çevreyi keşfeder, dolapları, çekmeceleri açar kapar, eşyaları taşır. Manipule edebildiği her şeyle ilgilenir.

· Günde 1 kez uzun bir öğle uykusuna yatar

· Kısa bir süre oyuncaklarıyla bırakılırsa kendi kendine oynar

· Tüm bedenini keşfetmeye çalışır

2 - 3 Yaş

· Koşar, tırmanır, iter, çeker, zıplar çok aktiftir

· Bacakları çarpık görünür

· Elleriyle ve kaşıkla yiyebilir, bardaktan içebilir

· Elbiselerinin bazılarını çıkarabilir

· Cinsel organlarını keşfeder

· Daha az uyur, daha kolay uyanır

· Tekrarlanan günlük etkinliklere uyum sağlar ve bunlardan hoşlanır

· Her şeyi kendi kendine yapmak ister

· İnatçı ve kararsızdır. Sık sık fikir değiştirir.

· Ani duygu değişimleri ve öfke nöbetleri gösterir.

· Yetişkinleri taklit eder.

· Yaşıtlarıyla birlikte oynayamaz

· Paylaşmayı, beklemeyi, vazgeçmeyi kolay beceremez.

· Suyla oynamayı sever.

· Tek sözcükler ve kısa cümleler kullanır.

· Devamlı hayır der, olumsuzdur.

· Konuşabildiğinden daha fazlasını anlar.

3-4 Yaş

· Koşar, zıplar ve tırmanır.

· Kendi kendine yemek yiyebilir, fincandan içebilir

· Bazı şeyleri dökmeden taşıyabilir

· Kendinin soyunup giydirilmesine yardımcı olabilir

· Öğle uykusuna yatmayabilir fakat sessizce oynar

· Yetişkinlere cevap verebilir, onaylarını ister

· Onay görmediğini belirten ifadelere duyarlıdır

· İşbirliğine girer, basit işler için bir yere gönderildiğinde koşarak gider

· "Ben de" dönemidir

· Her şeyin içinde yer almak ister

· Her şeyi merak eder

· Hayal gücü kuvvetlidir

· Karanlıktan ve hayvanlardan korkabilir

· Hayali arkadaşları olabilir

· Konuşkandır. Genellikle kısa cümleler kurar

· Bekleyebilir ama sabrı azdır

· Oyuncakları sepete toplama gibi küçük sorumluluklar alabilir

· Kendi kendine gayet iyi oynar fakat grup oyunlarında problemlerle karşılaşır

· Karşı cinsten ebeveyne yakınlık duyar fakat zaman zaman değiştirebilir

· Kıskançtır. Özellikle yeni bir bebeğe tahammül edemez

· Suçluluk duyabilir

· Sürekli sızlanarak, ağlayarak ve sevgiyi garanti etmeye çalışarak duygusal açıdan güvensiz olduğunu gösterebilir

· Parmak emerek, tırnak yiyerek vb. davranışlarla gerginliğini azaltmaya çalışabilir

· Kendini ifade etmeye çok açıktır

4 - 5 Yaş

· Kilo almaya ve boyu uzamaya devam eder

· Hareketlerindeki koordinasyon artar

· Yeme, uyuma ve dışkılama alışkanlıkları düzenlidir

· Çok hareketlidir

· Bir şeylere başlar ama her zaman başladığını bitirmez

· Patron gibi davranır

· Diğer çocuklarla oynar fakat sürekli kendini savunur ve korur

· Kavgaları kısa sürer

Çocukluk çağı normal gelişim özellikleri (6-11 yaş)

· Büyük ve küçük kasları kullanmayı öğrenme

· Çeşitli oyunlarda beceri kazanma

· Kurumsal kurallara uyarak yaşamayı öğrenme

· Yaşıtlar dünyasında oynama ve yaşamaya alışma

· Ev dışında başka yetişkinlerle ilişki kurabilme

· Bedenini kendine özgü nitelikleri ile tanıma ve kabul etme

· Kendi cinsine uygun rolleri benimseme

· Kendi davranışlarının sorumluluğunu yüklenebilme (vicdan, ahlak ve değerler sistemi geliştirmek) gerektiğinde duygularını gizleme, duygularını kontrol edebilme ve ayarlamaya başlama

· Bedenine bakma ve temizlik alışkanlıklarını kazanma

· Okuma, yazma, konuşma ve hesaplama gibi temel okul becerilerini kazanma;okul öncesi çocuğa göre daha üst düzeyde kavrama, yeni kavramlar öğrenme, anlama ve düşünme

· Zaman kavramlarını öğrenme

· Somuttan soyuta doğru mantık yürütme gücünü kazanma

· Kendine karşı olumlu bir tavır geliştirme

· Bağımsız bir birey olmak

· 6 yaşlarında beyin normal beyin ağırlığının %90'ına ulaşır

Ergenlik çağının normal gelişim özellikleri (12-15 Yaş)

· İlgi bedenine, bedensel gelişimine dönüktür

· Bu çağda cinsel gelişim, normal gelişimi etkiler

· Hızlı gelişime bağlı olarak kendisine yabancılaşma yaşayabilir, bu gelişime uyum sağlamaya çalışır

· Cinsel gelişime bağlı olarak içsel çatışmalar yaşarsa da cinsel rolünü benimser

· Bu dönemde aşırı sinirlilik, nedensiz ağlama görülür

· Bir yandan bağımsız olma çabası gösterir diğer yandan ailenin güven ve desteğini hissetmek ister

· Otoriteye karşı çıkma davranışı görülebilir

· Çalışma zorunluluğu ve zevk arama arasında çatışma yaşar

· Aile dışında kabul görmek ister

· Arkadaşlar ve grupla özdeşleşme önem kazanır

· Beyin gelişimi 12- 13 yaşında tamamlanır

Okul olgunluğu (okula hazır olma) tanım ve kriterleri

Çocuğun gelişimi eğitimini etkilemektedir. Gelişim yönünden yeterli olgunluğa ulaşmamış, kasları gelişmemiş çocuğun eğitim ortamında zorlanacağı açıktır. Okul olgunluğu; öğrencinin psikolojik, sosyal ve bedensel gelişim bakımından okul ortamındaki faaliyetlere hazır oluş ve yeterlilik halidir. Bir çocuğun okula hazır olup olmadığını aşağıdaki kriterlerle test edebiliriz.

· Çeşitli periyodlarla 40-50 dakika oturabilmesi

· Kurallara uyma, yerinden kalkmama, ders dinleme, konuşmama

· İçten gelen, kendiliğinden olan isteklerini kontrol altına alma

· Grup kararlarına uyma ve katılma

· Okul içersinde neleri yapıp neleri yapamayacağını anlayabilme (okul kurallarına uyma)

· Tek başına çalışabilme

Çocuk ve genç psikolojik danışmanlık hizmetlerimde: Çocuk ve gençlerde gözlemlenen sorunların aşılması, bulunulan duruma göre uygulanabilecek farklı yöntemler ile mümkündür. Sorunların değerlendirilmesi ve çözümüne yönelik olarak çocuğun ve gencin etkileşim içinde olduğu anne, bana ve öğretmenler başta olmak üzere yakın çevreye genel olarak her kesime yönelik terapi ve eğitim hizmetleri sunulmakta. Ayrıca 2-12 yaş arası çocukların sorumluluk bilinci ve oto-kontrol'ünün (öfke, kızgınlık, fobi, tırnak yeme, kekemelik, yatağını ıslatma) gelişimine yardımcı olabilmek. ADHD (dikkat eksikliği, hiperaktive bozukluğu) KARŞIT OLMA-KARŞIT GELME bozukluğuna müdahale edebilme, zor ergenlerin sorunlarını çözebilmek, fazla kilo ve sigarayı bırakıp sonuç odaklı hedefler belirleyip özgüveninizi geliştirebilirsiniz.

Yazının alındığı Site adresi:http://www.nlpturk.net/cocugunuzutaniyormusunuz.htm

9 Mart 2010 Salı

Hayat Sınavı Sorularıdır

Yeşilyayla Teknik Lise ve Endüstri Meslek Lisesi 2009 2010 Eğitim Öğretim Yılı Eğitim Mühendisliği sınav sorularıdır.

Adınız:……………….soyadınız……………..sınıfınız :………..Okul Numaranız:………...

SORULAR,

  1. S-1) Sen anne –baba olsan, bugünkü Anne baban da senin çocuğun olsa onlara nasıl davranırdın ?
  2. S-2) Sen bir öğretmen olsan bugünkü öğretmenlerin de senin öğrencilerin olsa onlara ne yapardın ?
  3. S-3) Sen kimsin, kendini ve dünyayı nasıl görüyorsun ? İç dünyada neler var, duygularını, düşüncelerini bu güne kadar kimseye anlatamadıklarını yazmak ister misin ?
  4. S-4) Birisinin sana sormasını istediğin ama bugüne kadar daha kimsenin sormayı akıl etmediği bir soruyu kendine sor ve canının istediği gibi cevap ver?
  5. S-5) Hayallerin nedir, ne olmak istiyorsun ?

Yazarı: Alişan KAPAKLIKAYA’nın yazdığı İçindeki uyuyan Güzeli Uyandır Kitabından Alınmıştır

Her sorunun tam cevabı 20 puandır.

Sınav süresi: 148 saattir. 09-03-2010

Kenan YILDIZ

Elk. Öğretmeni

CEVAPLAR,

C1)

SUSMA SUSTUKÇA SIRA SANA GELECEK

İki yaşıma geldiğimde konuşmam gecikince annemle babam telaşlanmışlar. Beni konuşturmak için çok çaba göstermişler. Doktora götürmüşler. Hocaya okutmuşlar. “Mamma, babba, dedde” demeye başladığımda heyecanlanmışlar. Üç yaşımda konuşmaya başlayınca pek sevinip eşe dosta duyurmuşlar. Sevinçleri uzun sürmemiş, çünkü ben çok konuşmaya, durmadan sorular sormaya başlamışım. Ne söylersem “hı hı,” ne sorarsam “tamam” demişler. Bir süre sonra oflayıp puflamaya başlamışlar. Babama bir şey anlatmak istediğimde babam “yorgunum, git annene anlat.”, annemle konuşmak istediğimde annem “yemek yapıyorum, git babana söyle” demiş. Dört yaşımdayken bana “sus artık” diye bağırdıklarını hatırlıyorum. Misafirliğe giderken annem “bak orada bir şey isteyip beni rezil etme” diye sıkı sıkı tembihlerdi beni. İlkokula başladığım ilk gün sıraya geçtik. Okul müdürü sert bir sesle “susuuun” diye bağırınca çok korkmuştum. Beş yıl boyunca öğretmenimiz “susun, konuşmayın, kesin” demekten bıkmadı, biz de konuşma isteğinden vazgeçmedik. Ortaokulda bir şeyler anlatmak için konuşurken büyüklerim “ne biçim konuşuyorsun, susar mısın” dediler. Lisedeyken her öğretmen kendi dersinin öneminden dem vurup susturdu beni. Leyla ile Mecnun’un aşkını öve öve bitiremeyen edebiyat öğretmenim bırakın konuşmayı, bir kıza baktığımda bile yapıştırdı tokadı gözümün tam üstüne. Bir genç olarak şimdiki duygularımın taaa M.Ö. yaşamış insanların duyguları kadar önemi yoktu. Lisede her sabah güne müdür yardımcılarımızın “susun oğluuum, kızım keser misin konuşmayı” sözleriyle başlıyorduk. Derslerde hep susturulduk. Hocalarımız dolu testi, biz ise boş bardaktık. Hep onlar konuşarak dolduruyorlardı içimizi. Öğleden sonraları eve geldiğimde annem “misafirler var, onların yanında fazla konuşma” derdi. Tek umudum akşam işten gelecek babamdı. Yemekten sonra televizyonun karşısına otururdu. Bir şey sorduğumda gözlerini televizyondan ayırmadan “yavrum susar mısın, görmüyor musun haberleri izliyorum” derdi. Odama giderdim. Yatağa girer yorganı başıma çekip sessizce ağlardım. Gözyaşlarımı sadece yastığım bilirdi. Bu sırada odalarına çekilirken babamın anneme “hanım Allah’a şükür evladımızın hiç derdi yoook.” dediğini duyardım. Ben onların fısıltı halindeki konuşmalarını duydum ama onlar ne benim evde, okulda, yemekte, televizyon izlerken yaptığım konuşmalarımı duydular, ne de odamda yorganın altında attığım sesiz çığlıkları... Bir gün babama bir şey sorduğunda boğazıma bir şey düğümlendi. Annem “neden konuşamıyorsun yavrum” dedi. Okulda da öğretmenler beni tahtaya kaldırdığında çok heyecanlanır, sorulara cevap veremezdim. “Konuşsana çocuğum” diyen öğretmenime hayret ederdim, çünkü o güne kadar beni susturup hiç beklemediğim bir anda “konuş” demişlerdi. Üniversiteye gittiğimde biraz nefes aldım. Ailem yanımda değildi, hocalarım da karışmıyordu bana. Bir kaç arkadaş bir araya gelip gösteri yapmaya karar verdik. Hep beraber avazımız çıktığı kadar “yaşasın özgürlük” diye bağırırken polis geldi. “Dağılın” anonsuyla kol kola girip birbirimize daha sıkı kenetlendik. Tüm gücümle “susma sustukça sıra sana gelecek” diye bağıracaktım ki bir polisin eli ağzıma yapışıp ağzımı kapatıverdi. Yine susturulmuştum. Ben artık konuşmak istiyorum. Nasıl olsa öldüğüm anda bile çenemi bağlayacaklar Yazarı: Alişan KAPAKLIKAYA Yazarın Site adresi: http://www.sevgiokyanusu.com/yazarlar.php?id=48

3 Mart 2010 Çarşamba

Trakya Eyaleti

soL'un Trakya Eyaleti” tartışılıyor 20.03.2009 - 10:35 haber ve yorumlarıyla izlediği “Trakya Eyaleti” süreci, yüksek sesle tartışılmaya başlandı. Prof. Dr. Anıl Çeçen, konuyla ilgili olarak “emperyalizm Trakya Cumhuriyeti'ni hazırlıyor” derken, soL'un sorularını yanıtlayan, “Avrasyacı” görüşün temsilcilerinden NATO uzmanı Rick Rozoff, “Türkiye'nin batısı AB'ye entegre edilmek isteniyor” yorumunu yaptı. soL (Tekirdağ) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Anıl Çeçen, yazarı olduğu Ulus isimli gazetede, Trakya üzerine ilginç bir yazı kaleme aldı. 7 Mart 2009 tarihli yazısına "Trakya Cumhuriyeti Kurulamaz" başlığını veren Çeçen, "Trakya bölgesinin ulusal sınırlardan yavaş yavaş kopartıldığını" dile getirdi. "Trakya Cumhuriyeti"nin "siyonist" bir proje olduğunu öne süren Çeçen, "sınırlar değişecekse Türkiye himayesinde olsun" çözümünü savundu. Türkiye batıdan da bölünmek isteniyor Türkiye'yi bir oldubitti ile karşı karşıya bırakabilecek bir siyasal oluşumun hazırlandığını belirten Çeçen, bu durumun kamuoyundan gizlendiğini öne sürdü ve Trakya Cumhuriyeti projesinin ABD ve İsrail tarafından "Küresel Balkanlar" planı çerçevesinde ele alındığını kaydederek, Türkiye'nin batı sınırlarından da bölünmek istendiğini ifade etti. Trakya bölgesinde yaşayan bir milyonu aşkın Türkiye vatandaşının böylesi bir emperyalist oyuna alet edilmek istendiğini iddia eden Çeçen, projenin üç Balkanülkesinin sınırlarını değiştirmeyi amaçladığını, Bulgaristan ve Yunanistan ile birlikte Türkiye'nin de tehdit altında olduğunu, projeyle Bulgaristan'ın Kırcaali çevresi, Yunanistan'ın Batı Trakya bölgesi ve Türkiye toprağı olan Trakya'nın birleştirilmesinin hedeflendiğini belirtti. Çeçen'den "Yeni Osmanlıcılık"değerlendirmesi Çeçen, Balkan ülkelerinin AB üyesi yapılarak Avrupa emperyalizminin kuklası haline getirildiğini öne sürerek, ABD'nin de NATO görünümüyle tüm bölge ülkelerinde askeri üsler kurduğunu, gelinen aşamada Balkanlar'ın emperyal güçler arası çekişmenin merkezi olacağını, ABD-İsrail ikilisinin "Yeni Osmanlıcılık" politikasıyla Türkiye'yi AB ve Rusya'ya karşı kullanmak niyetinde olduğunu ifade etti. İlerleyen süreçte üçüncü bir Balkan Savaşı'nın yaşanabileceğini iddia eden Çeçen, Kosova benzeri olacak Trakya Cumhuriyeti ile birlikte Büyük Makedonya, Girit ve Ege Cumhuriyetleri, Tuna ve Çingene devletleri gibi oluşumların bölge ülkelerine yönelik tehditler olarak gündeme gelebileceğini söyledi. "AB bizi Avrupa'dan atmak istiyor" Anıl Çeçen, Avrupa Birliği'nin de projede aktör olduğunu söylerken, AB temsilcilerinin Edirnelilere "Trakya Cumhuriyeti"ni empoze ettiğini savundu. Edirne merkezli bir sözde "Trakya Cumhuriyeti" ile "Müslüman ve Türk halkın Avrupa'dan atılmak" istendiğini öne süren Çeçen, durumun farkına varılmazsa, Türkiye'nin hem AB üyesi olamayacağını hem de Avrupa'daki topraklarını kaybedeceğini belirtti. Bulgaristan ve Yunanistan'ın Hıristiyan olduğu için AB üyesi yapıldığını ve böylelikle Avrupa koruması altına sokulduğunu söyleyen Çeçen, bugünkü İsrail yıkılırsa yeni İsrail'in "Büyük Makedonya"da kurulacağı iddiasında bulundu. Anıl Çeçen, "Trakya Cumhuriyeti" projesinin siyonist amaçlara hizmet ettiğini birkaç defa tekrarlarken, Türkiye-Yunanistan-Bulgaristan üçlüsünün sınırlarına sahip çıkması gerektiğini belirtti. Çözüm: Türkiye emperyalistlerle pazarlık yapsın... Çeçen'in yukarıda belirtilen tespitlerinin ardından çözümü "pazarlık"ta bulması dikkat çekti. "Türkiye giderek arasının bozulduğu AB ve ABD ile artık açık açık Trakya'nın geleceğini konuşmalı" diyen Çeçen, Türkiye'den ayrı bir Trakya Cumhuriyeti'nin düşünülemeyeceğini dile getirdi ve "eğer sınırlar değişecekse bütün Trakya Türkleri, Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında bir araya gelsin" teklifini sundu. Türkiye'nin değişen koşulları yakından izlemesi gerektiğini söyleyen Çeçen, ABD-AB-İsrail'in Balkan ülkelerini tehdit edeceği yerde "dünya barışı" adına bugünkü sınırları güvence altına almalarını önerdi. Rozoff : "Bulgaristan ve Romanya'daki ABD üsleri önemli" Michel Chossudovsky ile birlikte "Avrasyacı" görüşün uluslararası öncülerinden sayılan, yaklaşık 40 yıllık NATO karşıtı mücadelesiyle bilinen Rick Rozoff, soL'un konuyla ilgili sorularını yanıtladı. ABD'nin İllinois eyaleti Şikago kentinde yaşayan Rozoff, yazılı olarak gönderdiği yanıtında, "Türkiye'nin ABD ve AB'nin açıkça hedefinde olduğunu" belirtti. Trakya konusunda Bulgaristan ve Romanya'daki Amerikan üslerinin önemine dikkat çeken Rick Rozoff, bu ülkelerdeki ABD askeri deniz güçlerinin Karadeniz'de bulunmasına karşın, hava ve kara birliklerinin konuşlandığı yerler itibariyle dikkat çekici olduğunu vurguladı. (Bkz. haber fotoğrafı) Trakya, Balkanlar'a "önceden" bağlanıyor Rozoff, Trakya bölgesini daha önce detaylı olarak incelememiş olmasına rağmen Türkiye'nin batı bölgelerinin AB'ye entegrasyonunun planlanmış olabileceğini kaydetti. Türkiye'nin Avrupa topraklarının (Trakya) Bulgaristan-Yunanistan ve Makedonya gibi Balkan ülkeleriyle "önceden ilişkilendirilerek", nihai aşamada Türkiye'nin bölünmesinin hedeflendiği kaygısını dile getirdi. Bu kaygının AB'nin doğuya yönelik "işbirlikleri"yle de örtüştüğünü kaydeden Rozoff, bu "işbirlikleri"nin Güney Kafkasya ile beraber Doğu Avrupa'daki eski Sovyet bloku ülkelerinin "ele geçirilmesi" amacıyla bütünlük içinde olduğunu öne sürdü. Fransa'nın Akdeniz Birliği projesinin Kuzey Afrika ve Ortadoğu'yu Brüksel'e bağlama hedefi güttüğünü hatırlatan Rozoff, Trakya üzerindeki olasılıkların o çerçeveye de denk düştüğünü belirtti. "Türkiye halkı eyaleti kabul etmez, çare Avrasya'da" Rozoff, gönderdiği yanıtta, Türkiye halkının "Batı emperyalizminin eyaleti" olmayı kabul etmeyeceği için NATO'nun Türkiye'yi zayıflamış ve bölünmüş görmek isteyeceğini ileri sürdü. Türkiye ve Rusya'nın ABD-NATO-Gürcistan saldırganlığına karşı işbirliği içinde olduğunu iddia eden Rick Rozoff çözüm olarak Şangay İşbirliği Örgütü'nü (ŞİÖ) gösterdi. Türkiye'nin ŞİÖ ile ilişki kurma çabası olduğu yönünde duyumları bulunduğunu yazan Rozoff, ilişkinin kurulması ve Türkiye'nin NATO'dan çıkması halinde sadece bölgesel değil, küresel koşulların da çarpıcı biçimde değişebileceğini iddia etti. Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun Yazının Alındığı Web.Sayfası: http://haber.sol.org.tr/mansetler/trakya-eyaleti-tartisiliyor-haberi-11965

24 Şubat 2010 Çarşamba

Eğitimle ilgili kimi Terimler

1. Eğitim (terbiye) Arapça Rübüv’den türeme; besleme, büyütme, yetiştirme; education->Latince educare’den türeme, benzer anlamda..Yalnız bilgi ve beceri değil, istendik tutum ve davranış da kazandırmak amacıyla yapılır. Öğrenim 2. Training (talim) Arapça ilm’den türeme; öğrenim..Yalnızca bilgi ve beceri kazandırmaya karşılık olarak kullanılmaktadır.Eğitim ya da öğrenimin, daha çok, yaparak ve tekrar yoluyla sağlanması karşılığında kullanılmaktadır.. 3. Öğretme Eğitim / öğrenim sürecinin, öğrenciden başkasının denetiminde yürütülmesidir.. 4. Öğrenme Eğitim / öğrenim sürecinin, öğrencinin denetiminde yürütülmesidir.. 5. Ezber Farsça ez-ber->yürekten, by heart learning (İng.), par coeur (Fr.); Bir bilginin “değişmez tek doğru” olarak benimsenmesi, öyle olduğuna ilişkin kalben duyulan güvenin akıl yoluyla tahkik edilmeyişidir. Merak kökenli kuşku ile birleşik olmayan her bilgi «yürekten bilgi» olup, «yürektenlik” bir öğrenme yöntemi olan «akılda tutma (belleme)» değildir. 6. Kuşku Edinilen bir bilgi, beceri, tutum ya da davranışın mutlak olmadığını, herhangi bir ifadenin, ancak belirli bir referans sistemine «göre» doğru olabileceğinin idrakidir. Bu doğru bir başka sisteme göre doğru olabilir ya da olmayabilir. 7. Anlama Yeni bir bilgi ile, mevcut olanlar arasında bağ(lar) kurarak bilginin içselleştirilmesi süreci. 8. Anlamama Bilgilerin, mevcutlarla ilişkilendirilmeksizin, belleğe kaydedilmesi ve bir süre tutulması. 9. Belleme Bir bilginin herhangi bir şekilde belleğe kaydedilmesi. 10. Hatırlama Herhangi bir şekilde edinilip (belleme, anlama, anlamama, ezberleme gibi) bellekte tutulmakta olan bir bilginin geri getirilmesi. 11. Tekrarsız öğrenme Zero trial learning, tekrar yapmadan bir defada öğrenme 12. İç eğitim(ci) Eğitimin, kurum içinden bir kişi ya da birim tarafından yapılması 13. Dış eğitim(ci) Eğitimin, kurum dışından bir kişi ya da kuruluş tarafından yapılması 14. Eğitim ihtiyacı Bir işin yapılması için sahip olunması gereken “nitelik”ler ile, o işi yapması öngörülen kişinin niteliği arasındaki farklılık 15. Nitelik Bir kişinin zihinsel yetkinliği, bilgi-becerisi, ruhsal sağlığı ve ahlaki normlara uyumundan oluşan bileşke 16. Meslek Arapça süluk’tan türeme, bir gruba katılma anlamında; profession -> bir grubun fikrine katılındığının peşinen (pro) ilan edilmesi anlamında; Birbiriyle yakın ilişkili ve kişilerin yaşam ihtiyaçlarını karşılayacak kadarı bir araya getirilmiş (iş)lerden oluşan küme, 17. İş Job, occupation; Birbiriyle kısmen ilişkili ve belirli bir süreyi dolduracak kadarı bir araya getirilmiş (görev)den oluşan kümedir. Bir (iş), her zaman için bir (meslek)in saygınlık ve gelirini sağlamayabilir. 18. Görev Task; Sınırları ve süreleri dar belirli bir dizi eylemdir. 19. Süreç Process->Processus (Latince ilerleyen anlamında), vetire (Arapça) -> dar yol, 2 üslup; Kısmen insan(lar), kısmen makina(lar) tarafından yapılan, kısmen de bekleme vb elementlerden oluşan ve belirli bir mal ve/ya hizmet ürünü üretmeye yönelik eylem küme’sidir. 20. Bilgi Bir konuyu diğerlerinden ayırabilecek olan bütün özellikler içinden, yalnızca işe yarayabilecek olanlardır (knowledge) 21. Beceri Bir bilgiyi kullanabilmektir (skill) 22. Tutum Bir yöne doğru eğilimli olmaktır (aptitude) 23. Davranış Bir tutumun, yaşama geçirilmiş ve alışkanlık edinilmiş halidir (behavior) 24. Çoklu eğitsel araçlar Eğitimi yapılmak istenen bir konudaki başarım, o konunun çeşitli yanlarının anlaşılmasına yarayan araçlar (yollar, yaklaşımlar, metotlar) kullanılarak artırılabilir. Yalnızca dersane, yalnızca video kaset, yalnızca kendi kendine öğrenme gibi yollar, bir konunun bazı yanlarının eksik kavranmasına yol açabilir. Bir eğitim programı tasarımlanırken, eğitilecek olanın Öğrenme Stili, eğitim ihtiyacı gibi özel durumlar dikkate alınarak, tek araca dayalı yaklaşımlardan kaçınılmalıdır. 25. Öğrenme Stili Her kişi, aynen fiziksel yapısındaki farklılıklar gibi (boyu, ağırlığı, fiziksel direnci, ilh), öğrenme konusunda da farklılıklar gösterir. Bunda, zihisel yetenek farkları (bellekte tutma, hatırlama, eski bilgilerle ilişki kurma -yani anlama-, ilh) kadar, duyuşsal (görme, işitme, dokunma, vb) farkları da rol oynar. Görme duyusunda sorunlar bulunan, buna karşın işitsel yeteneği yüksek ve aynı zamanda mevcut bilgilerle ilişki kurma konusunda yüksek yetenekli bir kişiyle, yaparak daha iyi öğrenen ve kolay belleyebilen bir kişi aynı şekilde öğrenemezler. Öğrenme Stili bilinmeyen bir kişinin eğitimi, karanlıkta iğne aramak gibidir. Çeşitli öğrenme stilleri arasında en belirgin 4 tanesi: görsel, işitsel, dokunsal ve kinestetik tiplerdir. Kişilerin öğrenme stilleri genellikle bu 4 bileşenden belirlyi oranda içerir. Öğrenme stilinin tam olarak tesbiti güç olmakla birlikte bazı basit testlerle pratik için yeterli sayılabilecek sonuçlar edinilebilir (Bkz. Ek-3) 26. Deneyerek öğrenme ; Kazandırılmak istenen bir bilgi-beceri-tutum-davranışın ne olduğunun ve nasıl (Experiental learning) kullanıldığının öğretilmesi yerine, uygun bir senaryo içine gömülmesi yoluyla ve başka bir iş yaparken öğrenilmesidir. Bakınız : Senaryo Temelli Eğitim 27. Senaryo Eğitim programının, yaşamdan yalıtılmış biçimde işlenmesi yerine, eğitilmek istenen kişinin ilgi alanıyla birleştirilerek işlenebilmesi için geliştirilen kurgu. Bakınız : Senaryo Temelli Eğitim 28. Senaryo Temelli Eğitim Bakınız: Deneyerek Öğrenme 29. Yardımlaşmalı eğitim Eğitim Politikasının temel araçlarından birisi Collaborative Learning (yardımlaşmalı Öğrenme) olmalıdır. Bu yaklaşımda, çeşitli eğitim konularında çeşitli bilgibeceri düzeyinde olanların birbiriyle yardımlaşabilecekleri klüpler oluşturulur. Örneğin “Bilgisayar Yardımlaşma Klübü”, “Sorun Çözme Yardımlaşma Klübü” gibi.. 30. Bireysel Öz-Yetkinlikler Kişilerin çalışma alanlarının gerektirdiği zihinsel, düşünsel ve fiziksel yetkinlikleri Tabanı (competence) oluşturan “öz” (core), birbirinden türetilemeyen özellik (attribute), bilgibecerilerdir (knowledge and skills). 31. Yetkinlik Bir görev ya da işi, belirlenmiş standartlara göre yapmakta gösterilen yetenek 3 Bireysel Öz-Yetkinlikler Tabanı Sayıları neredeyse yüzlerce olabilecek çeşitli işlerin, az sayıda bilgi ve beceri modülünden (öz yetkinlik, core skills) oluştuğuna dayalı yaklaşıma temel oluşturan 41 başlık aşağıdadır. Bu başlıklara karşılık gelen tanımlar ise ayrıca verilmektedir. A. Bireysel Özellikler (attributes) 1. Ahlaki kurallar: 1.1. Yalan söylememek 1.2. Kendine ait olmayana el uzatmamak 1.3. Başkasına saygılı olmak 1.4. Tembel olmamak 1.5. Korkak olmamak 1.6. Sorumsuz olmamak 1.7. Kendine saygılı olmak (bedeni, akli ve ruhi olarak) 1.8. Kaynaklara saygılı olmak (tüketim ahlakı ) 2. Psikolojik yetkinlikler 2.1. Strese karşı dayanıklılık 2.2. Dikkat 2.3. Konsantrasyon 2.4. Sabır 2.5. Özgüven 3. Düşünsel yetkinlikler: 3.1. Merak 3.2. Yaratıcı düşünebilme, paradigmalarını sorgulayabilmek 4. Zamanındalık 5. Değişim : 5.1. Kendini değiştirebilme iradesine sahip olma 5.2. Sürekli iyileştirme (continuous improvement) eğilimli olma 6. Liderlik 6.1. Başkalarına yardımcı olma 6.2. Etkileme gücü 6.3. Öncü (pioneer) olma 6.4. Amaca yönelik (goal oriented ) olma 6.5. Pragmatik/gerçekçi olma 6.6. Güçlü sezgilere sahip olma 6.7. Harekete geçebilme B. Bireysel Bilgi ve Beceriler (knowledge and skills) 1. Bireysel misyon ve vizyon sahibi olmak 2. Temel öğrenim becerileri (temel matematik, problem çözme, okuma ve yazma) 3. İletişim : 3.1. Kendini tam ifade edebilme: 3.1.1. Ana diline tam hakimiyet 3.1.2. Yabancı bir dile hakimiyet 3.1.3. Çeşitli ifade araçları hakkında bilgi (zihin haritası, zengin resim, zamanlama / sıralama yöntemleri, steno, vbg) 3.2. Etkin dinleme 3.3. Empati 4. Düşünsel yetkinlikler : 4.1. Parçalardan bütüne ve bütünden parçalara doğru düşünebilme 4.2. Soyuttan somuta ve somuttan soyuta doğru düşünebilme 4.3. İlişkisel düşünebilme (birbirleriyle ilişkisi pek açık olmayan parçalar arasındaki ilişkileri görebilme) 4.4. Kendi kendine öğrenebilme 5. Mesleki beceriler : 5.1. Ofis donanımını (faks, bilgisayar gibi) kullanabilme 5.2. Temel mesleki beceriler 5.2.1. El becerisi 5.2.2. Bilinmeyeni sökebilme / takabilme becerisi 5.2.3. Arızalı / yanlış olanı görebilme becerisi 6. Tasarım 4 Yetkinlik Tanımları A. Bireysel Özellikler (attributes) 1. Ahlâki Kurallar: 1.1. Yalan söylememek: Yalan, gerçeğin herhangi bir ölçüde ve herhangi bir yolla gizlenmesidir. Bu, doğrudan saklama (beyan etmeme, sessiz kalma), saptırma (gerçek dışı beyanda bulunma), sulandırma (gerçeğin içine gerçek olmayan katma), gerçeğin yetersiz, yan bilgilerin abartılı dile getirilmesi biçimlerinde olabilir. Bu nedenle yalan söylemediğinin ifade edilmesinde yalnızca doğru söylendiği değil, "gerçeğin", "tam gerçeğin" ve "yalnızca gerçeğin" ifade edilmesi adet olmuştur. 1.2. Kendine ait olmayana el uzatmamak: "Kişiye ait olma" kolayca çekiştirilmeye uygun bir kavramdır. Bir çam ağacı kime aittir? Ya da ne kadarlık bir payı bir kişiye aittir? Ait olan bu pay üzerinde tasarruf hakkı var mıdır? Burada "kendine ait olma" deyimiyle kastedilen, toplumca onaylanan aidiyet türleridir. Yasal sahiplik (bir eve sahip olmak), toplumca onaylanmış sahiplik (bir evcil hayvan, her zaman park edilen bir yer ya da benzeri) bunlardan ikisidir. Bunlara "el uzatma" deyimiyle kastedilen ise "hüküm ve tasarrufu altına almak"tır. 1.3. Başkasına saygılı olmak: Saygı en genel anlamıyla "zarar vermemek"tir. Buna kişinin kendisi de dahildir. Başkalarına zarar vermezken kendinin de zarar görmemesini gözetmek, bir başka deyişle tarafların hiçbirisine zarar vermemek demektir. Bu kavram, "zarar vermemek ve de yarar sağlamak" biçiminde genişletilmemelidir. Yarar sağlamak, "yarar sağlanana rağmen"e kolayca dönüşebilir. Bu nedenle, zarar vermeyen bir şeyin varlığını kabul etmek, onunla birlikte yaşamaya razı olup, yaşam koşullarını ona göre ayarlayabilmek, o şeye saygı göstermek olarak algılanabilir. 1.4. Tembel olmamak: Çalışkanlık ve tembellik iki karşıt kavram olarak, "gereğin yapılması" kavramıyla bağlantılıdır. Bu gereği, zamanlama, titizlik ve bu gibi açılardan yerine getirmede istekli olmama, hatta zaman zaman yerine getirmeme durumuna tembellik adı verilebilir. Aksine, bir işi yapmada ya da yaşanmak üzere mevcut bir zamanı yaşamada gerekenin üzerinde çaba ve titizlik gösterene de çalışkan denilmelidir. (work to rule) tam kuralına göre iş yapmak anlamına gelirse de, pratikte, "kuralın söylediğinden fazlasını yapmama" olarak anlaşılır. Örneğin, mesainin 17.30'da bitiyor olması nedeniyle tam o dakikada işini bırakan, küçük bir çabayla tamamlamak zorunluğu duymayan kişi (work to rule) yapıyordur ve bunu bilerek (kasten) yapmıyorsa "tembellik" etmektedir. 1.5. Korkak olmamak: Cesaret ve korkaklık da, çalışkanlık ve tembellik gibi, "gereğin yapılması" kavramı ile bağlantılıdır. Gereğin yapılmasında olağan düzeyin üzerinde çaba ve titizlik gösterene çalışkan denildiği gibi, çekingenlik ya da atılganlık gösterilmesine de korkaklık ya da cesaret denilebilir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, "körü körüne üzerine gitme" eğiliminin cesaret olmadığı, bunun "sonuçları tahmin edememe" gibi bir yetersizliğin sonucu olduğudur. Kişi, kendine zarar vereceğini gerçekçi olarak tahmin ettiği bir durumda çekinser kalıyorsa bu korkaklık değildir. Bu tahmini gerçekçi değil, bazı vehimlere dayanıyor ise bu korkaklıktır. Cesaret ve korkaklık çeşitli boyutlarda ortaya çıkabilir. Fizikî, malî, sosyal, ilişkisel ve benzeri yönlerden cesaret ve korkaklık söz konusu olabilir. Bir boyuttaki cesaret ve korku, bir diğer boyuttaki için gösterge olamaz. 1.6. Sorumsuz olmamak: Sorumluluk, kendi eylem ve davranışlarının olası sonuçlarına peşinen razı olmak ve daima bunun bilincinde olarak hareket etmektir. Eylem ve davranışlarının olası sonuçlarının farkında olamayan bir kişi ise sorumsuz değil bilinçsizdir. Eylem ve davranışlarının sonuçlarının farkında olup da, bunu bir şekilde başkalarının sorumluluğu sayan kişi ise sorumsuzdur. Bir de yasal sorumsuzluk vardır. Bu ise kişinin, eylem ve davranışlarından ötürü yasa önünde sorumlu tutulup hesap sorulamayacağı anlamına gelir. Sorumlu kişi, eylem ve davranışlarının hesabını verebilen kişidir. "Hesap vermek", "hesap sormak" gibi dilimizde pek hoş çağrışımlar yaptırmayan kavramlar aslında, "sorumlu" kişilerin çekingenlik duymadığı kavramlardır. Sorumlu kişiler hesap vermeye arzulu, kendisinden hesap sorulmasına istekli kişilerdir. 5 1.7. Kendine saygılı olmak (bedeni, aklî ve ruhî olarak) (A1.3)'de de belirtildiği gibi saygı’nın bir boyutu da kişinin kendisine olan saygısıdır. Bedenî, aklî ve ruhî olarak kişi kendine zarar verecek eylem ve davranışlardan kaçındığı takdirde kendine karşı saygılıdır. (Bkz. A1.3) 1.8. Kaynaklara saygılı olmak (tüketim ahlâkı) Kişi, çevresindeki tüm canlı ve cansız varlıkları bir bütün olarak gördüğü, kendininde ancak onlarla birlikte var olabilen bir varlık olduğunun farkında olabildiğinde, onların tümüne karşı bir "saygı" duymaya, yani onlara "zarar vermeme" anlayışında olmaya başlar. İster kendi ister başkasının malı olsun, çevresine hep "ortak kullanıma açık kaynaklar" olarak bakabilen kişi, tükettiği tüm kaynakların bu ortaklığa ait olduğunun bilincinde olacaktır."Kendi malı" denilen bir şeyin aslında "varlıkların (dikkat yalnız insanların değil) ortak malı" olduğunun bilincinde olunmasına "tüketim ahlâkı" denilebilir. 2. Psikolojik yetkinlikler 2.1. Strese karşı dayanıklılık: Modern yaşam her yönüyle gerginlik yaratır. Bu gerginlik, belirli bir düzeye kadar yararlı sayılabilir. Çünkü çalışma azmini artırdığı söylenebilir. Fizyolojik veya ruhsal olarak olumsuzluğa neden olabilecek stres ise yararlı değil zararlıdır. Stresi doğuran nedenler dışsal ise de, sorun onu algılayan kişi açısındadır. Dolayısıyla kişi, stres yaratıcı koşullardan kendisini koruyabilmeyi (yani stresi yönetebilmeyi) başarabilmelidir. Bu konudaki yeterliği, onun strese karşı dayanıklılığının bir ölçüsü sayılmalıdır. 2.2. Dikkat: Birbirine zaman içinde yakın iki olayı, birbirine fiziksel olarak benzeyen iki nesneyi, birbirne içerik olarak benzeyen iki olguyu ayırdedebilmedeki yetkinliktir. Öz olarak "ayırdedebilme yeteneği"dir. 2.3. Konsantrasyon: Duyuların ve/ya düşüncenin nesne ya da konu üzerinde toplayıp sürdürülmesi, bu yoğuşmayı dağıtabilecek etkenleri görmezden, duymazdan, düşünmezden gelinebilmesidir. 2.4. Sabır: Sonuç alınması ancak belirli bir süre sonunda mümkün olabilecek bir süreç için bekleyebilmek, sürecin her adımında gerekli olan katkılarda bir eksiklik yaratmamak demektir. Buna göre sabır, yalnız beklemek (pasif) değil, aynı zamanda gerekli katkıda bulunmak (aktif) bir özelliktir. 2.5. Özgüven (kendi eksik ve fazlalarını, çeşitli korkularını objektif olarak değerlendirmek, kendinin farkında olabilmek): Kişinin kendi eksik ve fazlalarını, çeşitli kaynaklı korkularını objektif olarak değerlendirilmesi, kısacası kendinin farkında olabilmesidir. 3. Düşünsel yetkinlikler 3.1. Merak: Bildiklerinden emin olmamak ve görünenlerin gerçekte tamamen farklı olabileceğinin farkında olmak nedenleriyle doğan öğrenme isteğidir. Merak, mantıklı öğrenme isteğinden çok farklı olup bir tutkudur. Merak, sahibi için heyecanlı bir serüven gibidir. Meraklı bir kişi için bütün evren kendisi için paketlenmiş bir hediye gibidir. 3.2. Yaratıcı düşünebilme, paradigmaları sorgulayabilme: Toplumsal yaşam bir kalıplar dizisidir. İnsanoğlunun koşullanmaya açıklığı, çabucak alışkanlıklar edinmesine yol açar. Bu alışkanlıklar her yönde olabileceği gibi "düşünme tembelliği" biçiminde de gelişebilir. Bu durumda kalıplar yaşam kolaylaştırıcı, düşünme gereğini ortadan kaldırıcı rol oynarlar. Böylece fiziksel yaşam sona ermeden bir çeşit "ölüm" meydana gelir. Yaşamın geri kalan süresi boyunca kalıplar tekrarlanır durur. 6 Yaratıcı düşünme, bu kalıplardan kurtulabilmek çevresine farklı gözlüklerle (paradigma) bakabilmek demektir. Özellikle, kişinin kendi paradigmalarını sorgulayabilmesi, kişisel gelişim açısından çok önemlidir. Kişisel kalıplarını sorgulamayı, hele bunları kırabilmeyi başarabilen bir kimse, gelişimi önündeki en önemli engeli aşmış demektir. 4. Zaman 4.1. Zamanındalık: Yapılması gerekenleri gerektiği zamanlarda yapılabilmesi becerisidir. "Hızlı iş yapma" becerisi, zamanındalığın bir dışavurumudur. Zamanındalık özelliği gelişmiş bir kimse telaş etmez, hatta acele ettiği de anlaşılamaz, ama koşuşturan, telaş içinde iş yapan bir kimseden daima daha hızlı iş yapar. Zamanındalık, bir kişinin yaptığı "iç planlama"nın -ki bu zamanla bir alışkanlık haline gelir- sonucunda doğar. Bu planlamanın kritik noktası, acil ve önemli'nin birbirinden ayrılabilmesidir. Acil işler, zamanında yapıl(a)mayan önemli işlerdir. Acil işleri nedeniyle önemli işlerini yapamayan bir kişi için bütün işler acildir. Böyle bir kişinin hiç bir işini "zamanında" yapabilmesine imkân yoktur. 5. Değişim 5.1. Kendini değiştirebilme iradesine sahip olma: "Bilmekle yapmak arasında deniz vardır!", bir Latin atasözüdür. Eksiklerini, yanlışlarını görebilen bir kişi kuşkusuz çok önemli bir adımı atmış durumdadır. Ama ikinci adım en az birincisi kadar önemli, hatta ondan daha zordur. Bu da, idrak ettiği değişimi gerçekleştirebilme iradesini gösterebilmektedir. Bu irade, A2.5'de açıklanan özgüven ile yakından bağlantılıdır. Kendinden memnun olmayan, başkalarından önce kendini suçlayan bir kişinin, kendini değiştirebilmesinin karşısındaki en büyük engel bizzat kendisidir. Kendini değiştirebilmek için anahtar yine kişinin kendisindedir. Değişebileceğine inanan bir kişiyi durdurabilecek bir güç yoktur. 5.2. Sürekli iyileştirme (continuous improvement) eğilimli olma: Bu özellik, B1'de açıklanan bireysel misyon ve vizyon sahibi olmakla ilgilidir. Bireysel misyon ve vizyonunu belirlemiş bir kişi, ona erişmek için gerek kendini gerekse çevresini değiştirmeye eğilimli olacaktır. Bu eğilim, kendisiyle barışık olmanın da bir işaretidir. Kendisini sevmeyen bir kişinin iç kavgaları nedeniyle enerji ve zamanı kalmayacak, ne kendini ne de çevresini geliştirmeye yönelemeyecektir. 6. Liderlik 6.1. Başkalarına yardımcı olma: Başkalarının başarılarından ürkmeme, başkalarına yardım sonunda doğabilecek sinerjiden payına düşenle yetinebilme gibi özellikler, "insani zaafların asıldığı"nın işaretidir. Coaching (birlikte çalıştıklarına yardımcı olma), iyi liderin başlıca özelliğidir. 6.2. Etkileme gücü: Davranışları, sözleri, hareketleri, düşünme biçimi, cesareti, bu listedeki diğer özellikleri ya da bunların uygun bileşimleriyle çevresindekileri etkileyerek istediği yönlere yönlendirebilme, düşüncelerini benimsetebilme özelliğidir. 6.3. Öncü (pioneer) olma: Başkalarının -korku, çekingenlik, ayıplanma endişesi, riskten çekinme gibi nedenlerle- ilk olmak istemediği hallerde başı çekebilme özelliğidir. 6.4. Amaca yönelik (goal oriented) olma: Bu amaç bazen kâr, bazen maliyet düşürme, bazen toplumsal sorumluluk ya da bunların bir bileşimi olabilir. Amaç her ne ise ona doğrudan ulaşılamayabilir. Bu durumda çeşitli ara adımlar atmak, zaman zaman amaç doğrultusundan uzaklaşmak gerekebilir. Amaca ilerlerken aşılamayacak bir engelle karşılaşıldığında, engelin etrafından dolaşmak gerektiğinde, bir süre için amaçtan uzaklaşılabilir. İşte bu gibi durumlar kritik durumlardır ve eğer kişi amaca yönelik değilse kolaylıkla amacı şaşırıp kaybolabilir. Amaca yönelik bir kişi ise, hangi yöne saparsa sapsın, gitmek istediği yönü hiç şaşırmaz ve daima pusulasını o doğrultuda tutar. Amaca yönelik olan bir kişinin bir gözü, erişmek istediği amaca kilitlenmiş gibidir. Bu durumda ilginç bir şey gerçekleşir: Herşey o kişiye yardımcı olmaya başlar. Bu şaşılacak bir durum değildir. Herkesin çevresinde aynı 7 yardımcı imkânlar vardır. Ama herkes, erişmek istediği amaçlara aynı derecede erişme isteği taşımamakta, gözünü amaca kilitlememektedir. Bu ise çevresindeki yardım edici faktörleri görememesine, dolayısıyla da amaçtan uzaklaşmakta bir sakınca görmemesine yol açar. Liderliğin en önemli özelliklerinden birisi budur denilebilir. 6.5. Pragmatik/ gerçekçi olma: Bir amaç doğrultusunda ilerlemek isteyen kişilerin çevresi birçok koşulla çevrilmiştir. Kişiler bu koşullar karşısında iki türlü tavır takınırlar: koşulları kabul etmez, onlarla mücadele eder ve enerjisini bu yolda harcarlar ya da bu koşulları kabul edip onların varlığına göre plan yaparlar. Güçlü liderler, bu ikinci tiptedir. Hareket noktaları "pratik"te olandır. 6.6. Güçlü sezgilere sahip olma: Mantık, muhakeme gibi özellikler olağan koşullar için en önemli yol göstericidir. Olağan dışı koşullarda ise sezgiler devreye girmelidir. Sol beyin fonksiyonları risk almamayı, hesaplı hareket etmeyi emrederken, sağ beyin risk almayı önerebilir. Güçlü liderler, her iki beyin fonksiyonunu da yerinde kullanabilen kişilerdir. Mantık ve muhakeme yoluyla sezilemeyen fırsat ve tehditler ancak güçlü sezgilerle ortaya çıkabilir. 6.7. Harekete geçebilme: Liderliğin bütün diğer özellikleri, harekete geçmeye yardımcı olabilecek, ama onun yerini tutamayacak desteklerdir. Bir şeyleri değiştirme (amacı doğrultusunda) dürtüsü yeterince güçlüyse, bu bir hareketle sonuçlanır. Ama harekete geçme özelliği bu dürtüden daha fazla bir şeydir. Harekete geçmenin temelinde yüksek bir enerji vardır. B. Bireysel Bilgi ve Beceriler (Knowledge & Skills) 1. Bireysel misyon ve vizyon sahibi olmak Kişi, yaşamın her evresinde küçük ya da büyük sorunlarla karşılaşır ve her defasında karar(lar) almak durumunda kalır. Denilebilir ki, bir karar almayı gerektirmeyen bir durumda bir sorun da söz konusu değildir. Her karar bir "tercih" demektir. Kişinin yaşamı ise bu tercihlerin toplamıdır. Bu tercihlerin birbirini destekleyen, yani birbiri ile tutarlı olması, kişinin kendisine bir misyon (varlık nedeni) ve o varlık nedenini daima dikkate alan bir vizyon seçmiş olmasına bağlıdır. Bunun için de insan olarak yeterlik ve yetmezliklerini, kişi olarak özel yeterlik ve yetmezliklerini, bunların ne ölçüde zorlanıp değiştirilebileceğini, kendini çevreleyen fırsat ve tehditleri, sosyal ortamı dikkate alarak bir misyon ve vizyon benimsemelidir. Bunu ne ölçüde başarıyla yapabileceği, karşılaşacağı her sorunda kendisine yol gösteren bir pusulaya sahip olup olamayacağını belirleyecektir. Gerçekleştirilmesi imkansız, insani özelliklerle bağdaşmayan, türüne ve çevresine zarar veren misyon ve vizyon benimsemiş bir kişi ne denli tehlikeliyse, sahip olduğu doğal niteliklere uygun, evren yasalarıyla uyumlu bir misyon ve vizyon benimsemiş bir kişi de o denli şanslıdır. Kendisine bir misyon ve vizyon belirlememiş kişi ise her verdiği kararla, ayrı bir yöne dönüp yürüyen kişi gibidir. Aynı çember içinde yaşamını tamamlayıp yok olması mukadderdir. Diğer yandan, belirlenecek bu misyon ve vizyonun, kendince "iyi sorgulanmış" olması da şarttır. İnsan, kolaylıkla bir misyon ve/ya vizyon benimseyebilir -ve genelde de öyle olur- ve yaşamı boyunca bunu sorgulamaz. Bunun nedeni, cevap bulamama korkusudur. Bir misyon ve vizyon belirlenmemiş olmakla, sorgulanmamış bir misyon ve vizyon belirlemiş olmak arasında pek fark yoktur. 2. Temel öğrenim becerileri (temel matematik, problem çözme, okuma ve yazma) (kendisini açıklar niteliktedir). 3. İletişim: 3.1. Kendini tam ifade edebilme 3.1.1. Ana diline tam hakimiyet: Dil, kendini ifade aracı olmaktan daha önce bir "düşünme aracı" dır. Dildeki yetersizlikler aslında düşünme sistemindeki eksikliklere işaret eder. "Düşünüyorum, ama ifade edemiyorum" biçiminde sıkça dile getirilen yakınmalar, aslında düşünsel 8 niteliğin yetmezliği, kavram dağarcığı fakirliği, konsantrasyon yetersizliği gibi nedenlerden kaynaklanır. Dil bir sorun çözme aracıdır. Bir sorun, daha net bir dil ile ifade edildiğinde daha kolay çözülebilir hale gelecektir. Bir yabancı dil de ancak iyi bir ana dili tabanı üzerine oturabilir. Ana diline tam hakim olmayan bir kişinin yabancı dil öğrenmesi de güçtür. 3.1.2. Yabancı bir dile hakimiyet: Bir yabancı dil çeşitli düzeylerde bilinebilir. Bu nedenle yabancı dil bilgisinin değerlendirmelerinde genelde verilen "iyi", "orta", "az" gibi tanımlamalar doğru değildir. Bir yabancı dil, öncelikle şu temel özellik açısından değerlendirilir: - Anlama: o Okuduğunu o Konuşulanı - Kendini ifade: o Yazıyla o Sözle Diğer yandan, ikinci bir boyut açısından da değerlendirilir: - Anlama ve/ya kendini ifadede kullanılan kavram dağarcığının zenginliği. Üçüncü boyut: - Konuşulanı anlama ve/ya kendini sözle ifadede alışkınlık ve akıcılık (fluency in speaking and listening) Nihayet dördüncü boyut: - Yabancı dilin ait olduğu kültüre ait özgün kavramlara hakimiyet derecesi. 3.1.3. Çeşitli ifade araçları hakkında bilgi (zihin haritası, zengin resim, zamanlama / sıralama yöntemleri, steno vbg): Söz ve yazı, en çok kullandığımız iki iletişim aracıdır. Ama, bizim ifade etmek ve bize ifade edilmek istenilenleri tam anlamamız için bu iki araç yeterli değildir. Örneğin, konuşulanların not edilmesi için yazı aracı yavaş kalır, bunun yerine steno tekniğinin sembollerine ihtiyaç vardır. Ya da bir iş akımının ifadesi için iş akımı sembollerine gerek vardır. Çok sayıda faktörün etkileşimi ise, bunların hiçbiri ile ifade edilemez. Bu durumda "zihin haritası", "zengin resim", "ilişki diyagram" gerekebilir. Bir soruna yol açan nedenler grafik olarak "kılçık diyagramı", sözel olarak ise "ardışık sorma metodu" ile gösterilebilir. Vücut dili bir diğer araçtır. Başkalarının vücut dillerini anlamak ve kendi anlatmak istediklerimizi destekleyebilmek için bu dili kullanırız. Belirli bir ilişki ve zaman sırası içinde yapılması gereken işler için Gantt şeması, Kritik Yol Metodu (CPM); bunların olasılığa bağlı olanları için PERT tekniği kullanılır. Hem ilişki, hem zaman, hem olasılık gerektiren işlerin ifade ve analizi içinse Q- GERT gibi teknikler kullanılır. Sonuç olarak denilebilir ki, kendini ifade araçlarımız ne denli zenginse o denli iyi anlaşılma şansına sahip oluruz. 3.2. Etkin dinleme: Dinlemek susmak değildir, ama birbirine genellikle karıştırılır. Aslında birbirlerinden tamamen farklıdırlar. Dinlemek, karşısındaki kişinin tüm sinyallerini algılamak (görsel, işitsel, hareket sinyallerinin tamamını) ve bunların kodlarını deşifre etmekle başlayıp, karşısındakinin sinyal yayma hızını kontrol edebilmek için bazı aktif davranışlarda bulunabilmek demektir. Söz, yazı ya da bir başka yollla kendini tam ifade ettiğini düşünen kişi ile onu alması istenilen kişinin sinyal çözümleme listeleri genelde farklıdır. Birisinde bir anlama gelen bir söz, işaret ya da tavır diğerinde çok farklı anlamla yüklü olabilir. Dinleme durumunda olan kişi önce bu "kod uyarlaması"nı yapabilmelidir. 9 Kendini ifade eden, alışkanlıkları ya da alıcının kod sistemi hakkındaki tahminleri nedeniyle çok uzun ya da çok kısa, çok basit ya da çok karmaşık ifade ediyor olabilir. Etkin dinleme bütün bunları kontrol altında tutabilmek, karşısındaki kişiyi tam istenilen hız, açıklık ve kod sistemine getirebilmek demektir. 3.3. Empati: Karşısındakinin yerine kendini koyabilmek demektir. Bunun, iletişimi ne denli kolaylaştıracağı açıktır. Ama bunun için, karşısındaki kişinin değerler sisteminin, içinde bulunduğu ortamın, kişinin yeterlik ve yetmezliklerinin bilinmesi gerektir. Sık sık kulllandığımız "seni anlıyorum" sözü, aslında çok dikkatle söylenmesi gereken bir sözdür. Bir kişiyi anlayabilmemiz, bütün bu sayılanların bilinmesi demektir ve neredeyse imkansızdır. "Seni anlıyorum" ile aslında söylediğimiz, "senin düşünce ve davranışlarına etki yapan çok sayıda faktör içinden, şu anda en önemlisi gibi görüneni -veya öyle sandığımı- biliyorum" demektir. 4. Düşünsel yetkinlikler 4.1. Parçalardan bütüne ve bütünden parçalara doğru düşünebilme: Bir olgunun bir parçasını, o olgunun bütünü sanmak yanılgısına sık sık düşeriz. Bazen de aksine, parçalar ile ilgilenmeyip hep bütün ile ilgileniriz. Örneğin, trafik kazalarının yalnızca "insanların trafikteki özensizliği" nedeniyle olduğunu savunurken, bu özensizliğin bir özel hal olduğunu, aynı özensizliğin trafikten başka alanlarda da olduğunu (yani bütünde) unutabiliriz. Ya da aksine, insanların özensiz olduklarını algılayıp, bunun çeşitli alanlarda ortaya çıkış biçimlerine dikkat etmeyiz. Aslolan, parça bütün ilişkisini kaybetmeyip iki yönlü düşünebilmektir. 4.2. Soyuttan somuta ve somuttan soyuta doğru düşünebilme: Olmayanı (ve hatta olmayabilecek olanı) yani soyutu düşünüp bunun nasıl olabileceğine (somutlaştırma) inip bunu gerçekleştirmeye yönelmek ya da bunun aksini (olandan olmayana) yapabilmek ve de bunu sürekli tekrarlayabilmek, mükemmel işler yapabilmenin anahtarıdır. Olmayanı düşünebilmek "yaratıcılık", olabileni yapmak ise "harekete geçebilme" dir. Bunların her ikisi de değerli özelliklerdir. Ama en değerli olan, yaratıcılık- harekete geçme- yaratıcılık- harekete geçme çevrimini yapabilmek, bunun için de önce bu çevrimi düşünsel olarak gerçekleştirebilmektir. 4.3. İlişkisel düşünebilme (birbiriyle ilişkisi pek açık olmayan parçalar arasındaki ilişkileri görebilme): Yaşam geneli ve çalışma yaşamı özeli, birbiriyle ilgisi pek açık görülemeyebilecek olayla doludur. Bunların ilişkilendirilememesi halinde olaylar bir bütün olarak anlaşılamaz, dolayısıyla sorunlar çözülemez. Sorunlar çözülmediği, kendi hallerinde bırakıldığı sürece, aralarında yeni "sorun bileşikleri" yapmak eğilimindedirler. Aynı kaynaktan doğduğu anlaşılan sorunların kaynaklarına yapılacak müdahaleler, birçok sorunu (ve onların bileşiklerini) baştan önler. Bu nedenle, birbirine benzemez yani ilişkisiz görünüşlü sorunların köklerini anlamaya yönelik bir düşünce sistematiğine sahip olmak, problem çözme durumunda olanlar için önemlidir. 4.4. Kendi kendine öğrenebilme: Çocukluktan beri kendi kendimize birşeyler yapmamız -genelde- pek mümkün görülmemiş, belki de hoş karşılanmamıştır. Bunun olası bir nedeni, birşeyi kendi kendimize yapma girişimlerimizin ilk denemelerindeki beceriksizliklerimiz ve bunların çevremizdekilere verdiği rahatsızlıklardır. Bu rahatsızlıkları gidermenin en kestirme yolu, çocuğun kendi kendine birşeyler yapmasına pek izin vermemek, yapılacak olanları -özellikle de güç olanları- onun yerine yapmaktır. Böylece -istemeden- çocuğun en değerli öğrenme deneyimleri önlenmiş olur ve başkalarına daima muhtaç bir erişkin yetiştirilmeye başlanır. İşte bu izin verilmeyen "kendi kendine" lerden birisi ve belki de en önemlisi "öğrenme" dir. Okul öncesinde anne ve baba, okul çağında öğretmenler ve iş hayatında da şirket daima çocuğa ve kişiye birşeyler öğretmek peşindedir. Bunu bir görev sayan aile-okul- şirket üçlüsü, kendi kendine öğrenmeyi neredeyse yasaklamıştır. Toplum da bu normu benimsemiş, bir bilgi ya da beceriyi "kendi kendine" edineni ciddiye almamış, daima "öğretici bir kurum" un onayını aramıştır. Bu onların varlıklarını sürdürebilmek için buldukları bir yoldur ama faturası, kişinin en önemli yeteneğinin kullanılmayışıdır. İnsan evrimiyle yaşıt olan öğrenme yetisi neyse ki yok olmamış, kendisine "öğrenme" imkanı tanınan ilk fırsatta kendini gösterir olmuştur. Şu slogan unutulmamalıdır. Bir kişiye hiç kimse, ona rağmen birşey öğretemez. Ancak kişi öğrenebilir. 10 5. B5. Mesleki Beceriler 5.1. Ofis donanımı (faks, bilgisayar gibi) kullanabilme: Modern teknoloji, ofisleri çeşitli araçlarla donatmıştır. Bunların hepsini -ayrıca da her gün değişen modellerini- tek tek bilmeye imkân yoktur. Ama bütün bu araçlarda ortak olan noktalar vardır. Öyle ki, neredeyse bir "ofis otomasyonu dili" oluşmuştur. Bu dili bilen bir kimse, ilk defa karşılaştığı bir fotokopi makinesi modelini, hatta ilk defa rastladığı bir cihazı birkaç deneme yanılmadan sonra kullanabilir. Bir kullanma talimatının ya da bir bilgisayar yazılımının "yardım"ının kullanımı, bir aracın üzerindeki sembollerin anlamlarının bilinmesi gibi temel beceriler, ofiste çalışacaklar için olmazsa olmaz gereklerdir. 5.2. Temel mesleki beceriler 5.2.1. El becerisi: El becerisi, tahmin edilebileceğinin aksine tüm becerilerin kaynağıdır.Baş parmak için beyinde ayrılmış bölge, bütün diğer organlarınkinden daha geniştir. Bu yüzden el becerisi güçlü kişiler, diğer beceriler açısından da zengindir. Burada "el becerisi" deyimiyle, tutma, birbirine uydurma, hassasiyet isteyen mikroharaketleri (iki küçük parçayı birbirine geçirebilme, bir şeyi tam yerinden kesip delebilme, katlayabilme vbg) yapabilme, el-göz koordinasyonu gibi beceriler kastedilmektedir. Özellikle küçük elektronik cihazlar (saat, hesap makinesi, telefon gibi) ile ilgili bir dizi benzer mikro-hareket ancak yüksek el becerisi gerektirmektedir. El becerisi bir ofis ya da atelyede çalışanlar kadar yönetsel işlerde çalışanlar için de önemlidir. 5.2.2. Bilinmeyeni sökebilme/ takabilme becerisi: Herhangi bir araç hakkında bilgi sahibi olunmasa da, onun birçok parçasının diğer bilinen araçlardakinin benzeri olduğu bilinmektedir. Ne olduğu bilinmeyen bir parça nadiren vardır. Bu çeşit aletlerle sık karşılaşılarak geçirilen süreler sonunda, bir çeşit "mekanik sağduyu" oluşmaya başlar. Bu tür sağduyu, gereksiz cesarete yol açarak kimi zaman aracın bozulması ya da güvenlik sorunları yaratabilir. Bu cesaretin tedbirle birlikte kullanılması en arzu edilen durumdur. Sökme sırasını akılda tutup (veya yazıp) takarken şaşırmamak, hangi parçanın ne yöne zorlanabileceği hakkında gerçekçi tahminde bulunabilmek, sökülen nesneyi tasarımlayan kişinin ne düşünerek o tasarımı yaptığını tahmin edebilmek, bu mekanik sağduyunun temel elementleridir. 5.2.3. Arızalı/ yanlış olanı görebilme becerisi: Bir mekanik ya da elektrikli/ elektronik düzeneğe genel olarak bakıp, neyin eksik veya bozuk olabildiğini görebilme becerisidir. Genel bir "düzen sağduyusu" bu becerinin temelidir. Çok sayıda alet sökülüp takanlarda bu sağduyu daha gelişmiştir. 6. Tasarım Yaşamın bütün evrelerinde "tasarım"dan daha önemli bir beceri yoktur. Bir evin, bir mekanik düzeneğin tasarımı, ondan beklenen işlevlere göre yapılırken; bir sorun karşısındaki hareket biçimi de aynı şekilde tasarımlanır. Kişinin kendisine yaşam hedefleri seçmesi de yine bir tasarımdır. Hangisi olursa olsun bir tasarım şu soruya yanıt arayarak başlar: "ben ne yapmak istiyorum ve bunları niçin yapmak istiyorum?" Yazarı. Tinaz TİTİZ