bulundukları kökenler üzerinden durumlarını açıklamaya çalışır. Çoğu zaman işbaşında olan siyasiler gerekirse hayali bir düşman dahi yaratırlar.”
Prof. Yeldan: “Hayali gerginlikler birden gerçek haline gelebilir ve siz dahi bir birey olarak birden bire tek bayrak, tek ideoloji, tek inanç altında toplanıp, krizin yapısal nedenlerini göz ardı etmek pahasına ulusunu, bayrağını, inancını korumak gibi sloganlar etrafında canını vermeye hazır bir vatandaş haline gelebilirsiniz.”
Amerika’da ekonomik krizin zirve yaptığı Ekim 2008’de yine sizinle bir söyleşi yapmıştık. Söyleşinin başlığı, “Bu krizden sonra savaş gelebilir” idi. Çok ilgi çekmişti o söyledikleriniz ve hatta yanılmıyorsam London School of Economics* bir atıfta bulunmuştu.
Evet, link vermek istemişlerdi, biz de söyleşiyi çevirtmiştik...
Peki, önce okura o söyleşimizde ne dediğinizi bir hatırlatır mısınız...
2008 krizine baktığımızda genel olarak gözlemlerimiz bu krizin bir yönetim hatasından, bir bankanın batıp kurtarılması gibi sıradan bir vakadan ibaret olmadığı, mevcut ekonomik sistemin bir krizi olduğu şeklindeydi.
Sistemin bu krizlerinin de 80-90 yıllık evreler halinde gerçekleştiğini ve kolay kolay aşılmasının da mümkün olmadığını biliyorduk. Daha önemlisi, iktisadi tarihteki bu tip son dört-beş dalga hep militarize olmuş bir küresel ortam, artan askeri harcamalar ve ne yazık ki çoğunlukla da açık savaşla geçirilmiş durumda.
Eğer bu hakikaten bizim gözlediğimiz gibi sistemin derin bir krizi ise bugün yaşadığımız küresel krizin ardından bir savaş konjonktürü oluşabilir.
Bu savaş da öyle hemen bir James Bond filmlerindeki gibi topyekûn nükleer üçüncü dünya savaşı şeklinde değil, bölgesel, yerel savaşlar, etnik huzursuzluklar, aşırı gerginlikler şeklinde de yaşanabilir.
Önemli olan bu krizin, ileride yaşayacağımız günlerde Türkiye’yi ve bölgemizi etkilemesi muhtemel iktisadi sosyal sonuçları arasında “düzeltici savaş” (corrective war) olarak nitelendirilen bir konjonktürün de olma olasılığıdır, demiştik.
‘Düzeltici savaş’ gerginliği
Demiştiniz, ancak bu sefer ki söyleşi önerimizi kabul etmek konusunda da çok tereddüt ettiniz...
Haklısınız, zaten şu anda konuşurken da pek rahat değilim ve kelimeleri özenle seçmeye çalışıyorum. Sonuçta bölgede olmasından en endişe ettiğimiz türde bir gerginlik yaşanmış ve insan kaybı olmuş durumda. Bunun rakamsal büyüklüğü hiç önemli değil, bir tek cana zarar gelmiş olması bile içimizi yakmaya yeter.
Hâl böyleyken bizler burada ofisimizde oturup, “Bakın ileriye dönük şunlar olacak” diyerek fütürist, soyut çıkarsamalarda bulunup, sonra da büyük bir gönül rahatlığıyla “Bakın, ben haklı çıktım” demenin keyfini sürecek konumda insanlar değiliz. “Düzeltici savaş” terimini soyut olarak tespit etmek başka, bir de birden bire onun gerginliğini yaşamak çok başka bir şey.
Dolayısıyla, bırakın çok ciddi bir noktanın eşiğinde olmamızı, haberlerde geçen sözcüklerin son derece şiddet unsurları içermesi, açık savaş konjonktürünü çağrıştırması bile her şeyden önce bir insan, bir yurtsever olarak hepimizi derinden acıtıyor.
Son derece haklısınız ve zaten ben de İsrail saldırısını ya da İran’la ilgili gerginlikleri direkt bir “düzeltici savaş alâmeti mi” diye sormak istemiyorum; ancak geçen hafta yüreğimiz ağzımıza geldiğinden beri de şunu merak ediyorum: Aşırı gerginliklerin savaşa dönüştüğü dönemlerle ekonomik krizlerin bir bağlantısı var mı? Ve eğer varsa şu an ki zemin ne; sistem bu itiş kakışları kaldıracak sağlamlıkta mı, değil mi?
Önce ilk sorunuzdan başlarsak, evet, salt pür iktisadi gelişmelerle bunların uluslararası siyasete yansıması konusunda elbette bir bağlantı var. Hemen size çok kabaca iki yönlü bir bağlantı da kurabileceğimi düşünüyorum: Birincisi, eğer gerginliklerle aynı dönemde dünyada bir ekonomik kriz varsa, o krizin niteliği ve nedenleriyle ilgili. Bu ayrım çok önemli, çünkü eğer krize giren sistemin kendisi ise, bu nitelikteki krizlerin içindeki ana unsur artık mal üretilmesi, yani üretilmiş malların satın alınamaması ve eksik tüketim kıskacına takılınmasıdır.
2008’deki kriz bu mu?
İkinci Dünya Savaşı öncesinde yaşanan 1929 iktisadi bunalımındaki kriz de buydu ve ne yazık ki şimdi de bu.
Peki bağlantısı?
Bağlantısı şöyle: Krize neden olan bu üretim fazlasının deyim yerindeyse bir şekilde “yakılması” gerekiyor. O zaman da işte iktisadi yatırıma dönüştürülemeyen, satın alınamayan mal fazlasının savaş konjonktürü içinde yakılması gündeme gelebiliyor. Çünkü bu sayede sermayenin yeni teknolojilere kavuşturulması, askeri silah teknolojisinden yeni üretim tekniklerine ulaşılması, atıl sermayenin, atıl kurumların, modası geçmiş üretim tekniklerinin yakılıp, yerine modern teknolojilerin, modern kurumların, modern toplumların inşası sağlanabiliyor.
İktisadi kriz siyasi kriz getirir
Böylece de bir anlamda eski sayfa yırtılıp, yenisi açılıyor...
Çok doğru, yani sosyologların “düzeltici savaş” diye tanımladıkları olgu. Bu birinci bağlantı.
İkinci bağlantı: Bir iktisadi kriz konjonktürü çoğunlukla sosyal ve | siyasi krizleri de beraberinde getirir. İnsanlar işsiz kalır, işsiz kaldığında komşusuna kızgınlık duyar, “Benim işimi o aldı” kıskançlığına bürünür. Bu türlü gerginliklere de zamanla hemşerilik bazında, etnik kimlik, mezhep veya diğer sosyal kategoriler bazında meşruiyet kazandırılır.
İnsanlar sistemi sorgulamak yerine, bağlı bulundukları kökenler üzerinden durumlarını açıklamaya çalışarak, yeni birtakım kavramlar, ideolojiler üretirler ve sonunda da meşruiyet sorunu ortaya çıkar.
Geçen haftaki Soru-Cevap’ta Ali Çarkoğlu’yla Ersin Kalaycıoğlu hoca da tam bu dediğinizi anlatmışlardı; bizim toplum artık piyasayı da “başkası”nı da meşru görmüyor, demişlerdi.
Evet, çoğu zaman işbaşında olan siyasiler de bu meşruiyet zeminini aslında sistemin sorunlarını gözden kaçırmak ve aynı zamanda da bu tip gerginliklerin yurt içinde bir açık çatışmaya dönüşmesini engellemek amacıyla ulusal birlik, cemaat veya bir mezhep bayrağı altında bir “birlik ideolojisi” yaratmaya çalışırlar.
Bunun için gerekirse hayali bir düşman dahi yaratırlar. Geçen haftadan başlayarak Güney Kore ve Kuzey Kore’nin yaşadığı denizaltı krizini bu noktada hatırlayabiliriz mesela.
Fakat, bu hayali gerginlikler birden gerçek haline gelebilir ve siz dahi bir birey olarak birden bire tek bayrak, tek ideoloji, tek inanç altında toplanıp, krizin yapısal nedenlerini göz ardı etmek pahasına ulusunu, bayrağını, inancını korumak gibi sloganlar etrafında canını vermeye hazır bir vatandaş haline gelirsiniz.
Fakat bu arada da ne olur? Krizin maliyeti, borçlar, batan şirketlerin ödenmemiş ücretleri, Yunanistan’da olduğu gibi çok yüksek kamu borçlarının maliyetleri, emekçi sınıflara veya ileriki nesillerin sırtına borç olarak bindirilir ve bu kesimler de bu fedakarlığa katlanır. Niye? Çünkü söz konusu olan etnik kimlik, bayrak, mezheptir ve bu da işte kriz dalgasının siyasi meşruiyetinin sürdürülebilmesi için yarattığı bir konjonktürdür.
Burada herhalde bir ara not vermemize gerek yoktur; kesinlikle biz “İsrail’le yaşadığımız kriz baştan aşağıya bir komplodur, yüzde 14 işsizliği göz ardı etmek içindir” vs. gibi bir algı içinde değiliz; böyle bir şeyi kesinlikle demiyoruz. Ama ne yazık ki dünyadaki sistemin kendi doğal işleyişi sonucunda “düzeltici savaş” diye adlandırılan böyle bir olguyu da yine sistem kendi kendine üretiyor. Biraz bunun farkında olmamız lazım. Yoksa İsrail’in bir insanlık suçu işlediği konusunda hemfikiriz, tartıştığımız şey asla bu değil!
Kaldı ki, madem bu bir üst sistem krizi, o halde sebeplerini de zaten hükümetlere indirgeyerek değil, sistemin tamamında aramak gerekiyor.
Çok doğru, çünkü gerçekten de mesele İsrail-Türkiye, İran-Amerika, Kuzey-Güney Kore aktörleri meselesi değil, bu aktörlerin üstünde bir üst yapı olarak sistemin gelip böyle bir konjonktürü dayatması olgusu. Çünkü bunun ardında hep özenle vurgulamaya çalıştığımız üzere, kapitalizmin 2007’de başlayıp 2008’de dünyayı saran son krizinin bir “sistem krizi” olması yatıyor.
2008’de bu çok tartışıldı; sizin de içinde bulunduğunuz bir grup, “Bu bir kapitalizm, yani sistem sorunudur” dedi; karşınızdaki grup ise, “Hayır bu bir yönetişim sorunudur, hatalar yapılmasaydı, sistemde bir sorun yoktu” görüşünü savundu.
Şimdi, öncelikle mevcut krizi bundan öncekilerden ayırt etmemiz gerekli. “Birinci nesil” dediğimiz krizler bizim 70-80’lerde yaşadığımız, kabaca “Kurtar bizi baba” diye adlandırılan krizlerdi. Popülist hükümet yüksek taban fiyatı verir, bütçe açığı büyür ve ülke krize girerdi.
90’larda “ikinci nesil” çıktı. Asya krizi, 2001’deki Türkiye krizi ikinci nesildi ve onlarda “Ahlaki tehlike” diye adlandırılan, yönetişim hataları vardı. Aşırı risk alan birtakım şirketler ve bankalar oluk oluk borçlanıyorlardı, çünkü nasılsa kurtarılacaklarını biliyorlardı.
Şimdi bu 2008’de dünyayı saran son kriz ise ne birinci nesle ne de ikinci nesle benziyor, yeni bir nesil kriz. Bu krizde yapılan bir hata yok. Her şey kendi mantığı içinde doğru ve bu bir finansal kriz değil; bu bir reel ekonomi krizi.
Tehditler hâlâ karşımızda
“Düzeltici savaş” teorisi açısından tehlike sinyali veren de krizin işte bu niteliği diyorsunuz. Peki, 2008 krizi hâlâ aynı şiddette sürüyor mu sizce?
Bu kriz, öyle bir iki tane finansal regülasyon, bir iki tane bankanın devletleştirilmesi, işsizlikle mücadele için sağda solda yaratılan bir iki politikayla unutulup gidilecek, palyatif tedbirlerle aşılabilecek türden bir kriz değil.
Evet, özel borçlar kurtarıldı, finansal sistem bir yerde kendi içinde dengelerine kavuşmak üzere ve rakamsal olarak bir toparlanma olgusu yaşanıyor. Fakat, bu sağlıklı, sürdürülebilir bir toparlanma, bir krizden çıkış olgusu değil.
Bunun da en önemli nedeni, krizin maliyetlerinin devletler tarafından üstlenilmiş olması. Yani krizin semptomları bir taraftan öbür tarafa, sağ koldan sol kola, başınızdan midenize indi, ama bu müdahaleler problemi ortadan kaldırmadı. Problem şu anda devletlerin problemi, bütçe açıkları, kamu açıkları problemi...
Bunun yarattığı belirsizliklerin nasıl şekilleneceğini öngörmek ise çok güç.
Yeni bir enflasyon tehlikesi, kamu açıklarını kapatmak için ihraç edilen kağıtların değerlerinin düşmesi, dolayısıyla yüksek faiz ve durgunluğun devam etmesi gibi tehditler hâlâ karşımızda duruyor.
Artık devletler iflas ediyor
Büyük tehditler mi bunlar? | Hem de çok büyük tehditler, çünkü artık devletler iflas ediyor. Bugün Yunanistan’ı konuşuyoruz, fakat geçen sene de Dubai çöktü, Bahreyn iflas etti. İspanya ekonomisi büyük bir çöküşün eşiğinde; Macaristan’ın da bu listeye eklendiği anlaşılıyor. Ve biz A bankası, B şirketinin iflasından konuşmuyoruz, devletlerin iflasını konuşuyoruz. Avrupa ekonomisinin eksi yüzde 1’lerde büyüyeceği anlaşılıyor. Yakın zamanda yaşadığımız Asya, Meksika, Türkiye, Arjantin gibi krizleri düşünürsek 1930’lardan bu yana ilk defa topyekûn olarak dünya ekonomisi 2009’da eksi büyüme kaydetti, yani küçüldü. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir ilk bu.
Diyelim ki 2020’den 2010’a bakıyoruz; “O yıllarda uluslararası gerilimlerin korkutacağı küresel bir iktisadi zemin vardı” der miyiz yani?
Diyebiliriz, ben o görüşteyim. Komşumuz Yunanistan’ın yaşadığı şu sokak çatışmalarını düşünün, bu daha tedbirlerin ilan edildiği günler. Daha Yunan halkı bir şey yaşamadı. 13, 14’üncü maaş denen ek ikramiyeler yatmadığında, sosyal hizmetler paralı hale geldiğinde ne olacak?
Yine, mesela Avrupa para birliği devam edecek mi, etmeyecek mi? Yunanistan’ın yanına İspanya ve Portekiz’in de eklenip, “Biz kendi paralarımızı basacağız. Batan batacak, çıkan çıkacak” deyip, AB para birliğinden çıkma ihtimalleri çok yüksek. Bu da AB’nin çok büyük darbe alması anlamına gelir, ki o zaman bugüne kadar Avrupa coğrafyasında örtbas edilmeye çalışılan her türlü etnik, ideolojik ve mezhepsel çatışmaya zemin doğmuş olur.
Militarize olmuş ortam...
Düşünün, İspanya’da işsizlik oranı yüzde 20’ye ulaşmış durumda. Daha iki gün önce Macar hükümetinin de iflasın eşiğinde olduğu haberleri, hem de Avrupa Merkez Bankası’nca dile getirildi.
O bakımdan böyle bir zemin var, fakat bu zeminin tezahür ediş biçimi bambaşka kaynaklarla, ara çözümlerle ötelenip, uyuşturulabilir de... Bunu bilemeyiz, ama bildiğimiz sorunun temeli orada duruyor: Batının kağıt pazarlayan, tasarım merkezi, Doğu’nun da dünyanın atölye merkezi haline gelmesi. Doğu tarafındaki işgücü koşulları son derece kötü; bu taraftaki koşullar da tamamen borçlanmaya, tüketime, çok düşük tasarrufa dayalı.
Ve bu sayfanın er ya da geç bir şekilde yırtılması gerekiyor?
Yırtılması gerekiyor. Şimdilik devletler bu yırtık sayfayı kendi borç hanelerine yazarak ötelediler. Ama bunun yaratacağı kemer sıkma politikaları daha şimdi başlıyor. Sosyal hizmetlerin devletler tarafından karşılanamayacağı bir dünyaya doğru gidiyoruz. Bu dünyanın yarattığı huzursuzluklar ise başka gerginlikleri tohumlayabilir ya da ancak militarize olmuş bir gerginlikler ortamında hazmedilmesine zemin oluşturulabilir.
Kapitalist sistemde her baharın bir de kışı vardır
2010’u kış mevsimi gösteren Kondratieff dalga nedir?
Nikolai Dmitrievich Kondratieff, Stalin döneminde idama mahkum edilen önemli bir Rus iktisatçı. Kondratieff’in “K dalgası” adı verilen bu analizine göre uluslararası piyasalar yaklaşık 54 yıllık zaman dilimleri sonunda yükselme ve durağanlaşma dönemlerine giriyor. Baharda çiçekler açıyor, yeni teknolojiler, kurumlar oluşturuluyor. Yazın bunlar meyvelerini vermeye başlıyor. Sonbahar dediğimiz dönemde finansal gelirler, üretim doyum noktasına ulaşıyor ve bundan sonra artık kârlar düşmeye, finansal değerler erimeye başlıyor, teknolojiler olgunlaşıyor ve kış dönemine giriliyor. Yani durgunluk başlıyor ve rekabet kızışıyor. Kış döneminin sonunda da ekonomik krizler siyasi krizlerle beraber savaşlar konjonktürünü izliyor.
Ama gösterdiğiniz grafik 2002’de çizilmiş?
Evet, K dalgası hesabı kullanılarak muazzam bir öngörüde bulunulmuş. Büyüme hızının çok yüksek olduğu 2002 gibi bir konjonktüre girerken, 2010’un kış olacağı görülmüş. Çünkü, sistem bu; bu sistemin baharları olduğu gibi kışları da var ve iktisat bilimi bu mevsimleri öngörebiliyor.
“Düzeltici savaş” terimi kime aitti?
Daha çok Marksist iktisat terminolojisinde kullanılan, Rosa Luxemburg ve öğrencilerinden günümüze gelen teknik bir terim.
“Düzeltici savaş” neyi düzeltir peki?
Kapitalizm, düzgün bir çizgi olarak ilerleyen bir sistem değildir. Genişleyen, krize giren, yıkan, yıktıktan sonra yeniden yapan, Joseph Schumpeter’in “yaratıcı yıkımlar” diye adlandırdığı bir büyüme modeli içinde, dalgalar halinde büyük değişimlerin seyrettiği bir sistem.
Büyük değişimlerin olması için illa büyük savaşlar mı gerekiyor?
İlle de küresel boyutta milyonlarca insanın hayatını kaybettiği bir felaket olması gerekli değil. 1990-91’deki Körfez savaşında Pentagon elindeki büyük oyuncakları denedi. Ne Scud füzeleri kaldı ne Cruise’lar... Coğrafi olarak çok sınırlı bir bölgedeydi, ama milyarca dolarlık silah ve cephane kullanıldı, testler yapıldı.
Dünya ekonomisine nefes aldırdı mı?
Elbette. Her şeyden önce o silah harcamasının yarattığı bir talep unsuru var. Ayrıca bu da acı bir gözlem, fakat sivil dünyadaki teknik ilerlemelerin birçoğu aslında askeri teknolojilerin öncülük ettiği üretim teknikleri. Örneğin, denizatlıların sessiz çalışması dönüyor dolaşıyor, karşınıza sessiz buzdolapları olarak çıkıyor. Bu kaba bir örnek, ama düzeltici savaşlar sadece yakıp yıkmıyor, yaratıyor da. Çünkü yeni sermaye birikimi hep eskiyi yok ederek, onun üzerinde yükseliyor. Eskilerin yıkılması lazım ki inovasyona geçilsin. Bu da benim yorumum değil, Schumpeter’in kavramı |
10 Haziran 2010 Perşembe
'Krize giren savaşlara sarılır'
12 Mayıs 2010 Çarşamba
PULSUZ DİLEKÇE
SEVGİLİ ANNE BABALAR ÇOCUĞUNUZU, GENÇ ERGENİNİZİN ÖĞRENME MODELİNİ MERAK EDİYOR MUSUNUZ?..
Sevgili Anneciğim ve Babacığım ,
Bütün duygu ve düşüncelerimi dile getirebilseydim size şunları söylemek isterdim: Sürekli bir büyüme ve değişme içindeyim.Sizin çocuğunuz olsam da sizden ayrı bir kişilik geliştiriyorum. Beni tanımaya ve anlamaya çalışın.
Deneme ile öğrenebilirim.Bana ayak uydurmakta güçlük çekebilirsiniz.Oyunda,arkadaşlıkta ve uğraşlarımda özgürlük tanıyın.Beni her yerde her işimde koruyup kollamayın.Davranışlarımın sonuçlarını kendim görürsem daha iyi öğrenirim.Bırakın kendi işimi kendim göreyim.Büyüdüğümü başka türlü nasıl anlarım?
Büyümeyi çok istiyorsam da ara sıra yaşımdan küçük davranmaktan kendimi alamıyorum.Bunu önemsemeyin.Ama siz beni şımartmayın.Hep çocuk kalmak isterim sonra.Her istediğimi elde edemeyeceğimi biliyorum. Ancak siz verdikçe almadan edemiyorum.
Bana yerli yersiz söz de vermeyin. Sözünüzü tutmayınca sizlere güvenim azalıyor. Bana kesin ve kararlı davranmaktan çekinmeyin.Yoldan saptığımı görünce beni sınırlayın.Koyduğunuz kurallar ve yasakların hepsini beğendiğimi söyleyemem.Ancak,hiç kısıtlanmayınca ne yapacağımı şaşırıyorum.Tutarsız davrandığınızı görünce hem bocalıyor , hem de bundan yaralanmadan edemiyorum.
Beni dinleyin. Öğrenmeye en yatkın olduğum anlar soru sorduğum anlardır.Açıklamalarınız kısa ve özlü olsun. Öğütlerinizden çok davranışlarınızdan etkilendiğimi unutmayın.Beni eğitirken ara sıra yanlışlar yapabilirsiniz.Bunları çabuk unuturum ,ancak birbirinize saygı ve sevginizin azaldığını görmek beni yaralar ve sürekli tedirgin eder.
Çok konuşup , çok bağırmayın.Yüksek sesle söylenenleri pek duymam.Yumuşak ve kesin sözler bende daha iyi iz bırakır.”Ben senin yaşındayken …” diye başlayan söylevleri hep kulak arkasına atarım.
Küçük yanılgılarımı büyük suçmuş gibi başıma kakmayın , bana yanılma payı bırakın.Beni korkutup sindirerek , suçluluk duygusu aşılayarak uslandırmaya çalışmayın.Yaramazlıklarım için beni kötü çocukmuşum gibi yargılamayın.Yanlış davranışın üzerinde durup düzeltin.Ceza vermeden önce beni dinleyin, suçumu aşmadığı sürece cezama katlanabilirim.
Beni yeteneklerimin üstünde işlere zorlamayın.Ama başarabileceğim işleri yapmamı bekleyin.Bana güvendiğinizi belli edin.Beni destekleyin; hiç değilse çabamı övün.Beni başkaları ile karşılaştırmayın ; umutsuzluğa kapılırım.
Benden yaşımın üstünde olgunluk beklemeyin.Bütün kuralları birden öğretmeye kalkmayın ; bana süre tanıyın.Yüzde yüz dürüst davranmadığımı görünce ürkmeyin.Beni köşeye sıkıştırmayın , yalana sığınmak zorunda kalırım.Sizi çok bunaltsam bile soğuk kanlılığınızı yitirmeyin. Kızgınlığınızı haklı görebilirim ; ama beni aşağılamayın. Hele başkalarının yanında onurumu kırmayın. Unutmayın ki bende sizi yabancıların önünde güç durumlara düşürebilirim.
Bana haksızlık ettiğinizi anlayınca açıklamaktan çekinmeyin.Özür dileyişiniz size olan sevgimi azaltmaz ; tersine beni size daha çok yaklaştırır.Aslında ben sizleri olduğunuzdan daha iyi görüyorum,bana kendinizi yanılmaz ve erişilmez göstermeye çabalamayın.Yanıldığınızı görünce üzüntüm büyük olur.
Biliyorum ara sıra sizi üzüyor, belki de düş kırıklığına uğratıyorum;bana verdikleriniz yanında benden istediklerinizin çok olmadığını da biliyorum. Yukarıda sıraladığım istekler size çok geldiyse bir çoğundan vazgeçebilirim; yeter ki beni ben olarak seveceğinize olan inancım sarsılmasın.
Benden “örnek çocuk” olmamı isterseniz , ben de sizden kusursuz ana-baba olmanızı beklemem.Sevecen ve anlayışlı olmanız bana yeter. Sizin çocuğunuz olarak doğmak elimde değildi ama seçme hakkım olsaydı,sizden başka kimsenin çocuğu olmak istemezdim.
Sevgiler , çocuğunuz...
Kaynak: Yörükoğlu, Atalay, Prof. Dr. (1982). Çocuk ruh sağlığı: çocuğun kişilik gelişimi, yetiştirilmesi ve ruhsal sorunları. Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Çocuklarda normal gelişim özellikleri
1-2 Yaş
· Çevreyi keşfeder, dolapları, çekmeceleri açar kapar, eşyaları taşır. Manipule edebildiği her şeyle ilgilenir.
· Günde 1 kez uzun bir öğle uykusuna yatar
· Kısa bir süre oyuncaklarıyla bırakılırsa kendi kendine oynar
· Tüm bedenini keşfetmeye çalışır
2 - 3 Yaş
· Koşar, tırmanır, iter, çeker, zıplar çok aktiftir
· Bacakları çarpık görünür
· Elleriyle ve kaşıkla yiyebilir, bardaktan içebilir
· Elbiselerinin bazılarını çıkarabilir
· Cinsel organlarını keşfeder
· Daha az uyur, daha kolay uyanır
· Tekrarlanan günlük etkinliklere uyum sağlar ve bunlardan hoşlanır
· Her şeyi kendi kendine yapmak ister
· İnatçı ve kararsızdır. Sık sık fikir değiştirir.
· Ani duygu değişimleri ve öfke nöbetleri gösterir.
· Yetişkinleri taklit eder.
· Yaşıtlarıyla birlikte oynayamaz
· Paylaşmayı, beklemeyi, vazgeçmeyi kolay beceremez.
· Suyla oynamayı sever.
· Tek sözcükler ve kısa cümleler kullanır.
· Devamlı hayır der, olumsuzdur.
· Konuşabildiğinden daha fazlasını anlar.
3-4 Yaş
· Koşar, zıplar ve tırmanır.
· Kendi kendine yemek yiyebilir, fincandan içebilir
· Bazı şeyleri dökmeden taşıyabilir
· Kendinin soyunup giydirilmesine yardımcı olabilir
· Öğle uykusuna yatmayabilir fakat sessizce oynar
· Yetişkinlere cevap verebilir, onaylarını ister
· Onay görmediğini belirten ifadelere duyarlıdır
· İşbirliğine girer, basit işler için bir yere gönderildiğinde koşarak gider
· "Ben de" dönemidir
· Her şeyin içinde yer almak ister
· Her şeyi merak eder
· Hayal gücü kuvvetlidir
· Karanlıktan ve hayvanlardan korkabilir
· Hayali arkadaşları olabilir
· Konuşkandır. Genellikle kısa cümleler kurar
· Bekleyebilir ama sabrı azdır
· Oyuncakları sepete toplama gibi küçük sorumluluklar alabilir
· Kendi kendine gayet iyi oynar fakat grup oyunlarında problemlerle karşılaşır
· Karşı cinsten ebeveyne yakınlık duyar fakat zaman zaman değiştirebilir
· Kıskançtır. Özellikle yeni bir bebeğe tahammül edemez
· Suçluluk duyabilir
· Sürekli sızlanarak, ağlayarak ve sevgiyi garanti etmeye çalışarak duygusal açıdan güvensiz olduğunu gösterebilir
· Parmak emerek, tırnak yiyerek vb. davranışlarla gerginliğini azaltmaya çalışabilir
· Kendini ifade etmeye çok açıktır
4 - 5 Yaş
· Kilo almaya ve boyu uzamaya devam eder
· Hareketlerindeki koordinasyon artar
· Yeme, uyuma ve dışkılama alışkanlıkları düzenlidir
· Çok hareketlidir
· Bir şeylere başlar ama her zaman başladığını bitirmez
· Patron gibi davranır
· Diğer çocuklarla oynar fakat sürekli kendini savunur ve korur
· Kavgaları kısa sürer
Çocukluk çağı normal gelişim özellikleri (6-11 yaş)
· Büyük ve küçük kasları kullanmayı öğrenme
· Çeşitli oyunlarda beceri kazanma
· Kurumsal kurallara uyarak yaşamayı öğrenme
· Yaşıtlar dünyasında oynama ve yaşamaya alışma
· Ev dışında başka yetişkinlerle ilişki kurabilme
· Bedenini kendine özgü nitelikleri ile tanıma ve kabul etme
· Kendi cinsine uygun rolleri benimseme
· Kendi davranışlarının sorumluluğunu yüklenebilme (vicdan, ahlak ve değerler sistemi geliştirmek) gerektiğinde duygularını gizleme, duygularını kontrol edebilme ve ayarlamaya başlama
· Bedenine bakma ve temizlik alışkanlıklarını kazanma
· Okuma, yazma, konuşma ve hesaplama gibi temel okul becerilerini kazanma;okul öncesi çocuğa göre daha üst düzeyde kavrama, yeni kavramlar öğrenme, anlama ve düşünme
· Zaman kavramlarını öğrenme
· Somuttan soyuta doğru mantık yürütme gücünü kazanma
· Kendine karşı olumlu bir tavır geliştirme
· Bağımsız bir birey olmak
· 6 yaşlarında beyin normal beyin ağırlığının %90'ına ulaşır
Ergenlik çağının normal gelişim özellikleri (12-15 Yaş)
· İlgi bedenine, bedensel gelişimine dönüktür
· Bu çağda cinsel gelişim, normal gelişimi etkiler
· Hızlı gelişime bağlı olarak kendisine yabancılaşma yaşayabilir, bu gelişime uyum sağlamaya çalışır
· Cinsel gelişime bağlı olarak içsel çatışmalar yaşarsa da cinsel rolünü benimser
· Bu dönemde aşırı sinirlilik, nedensiz ağlama görülür
· Bir yandan bağımsız olma çabası gösterir diğer yandan ailenin güven ve desteğini hissetmek ister
· Otoriteye karşı çıkma davranışı görülebilir
· Çalışma zorunluluğu ve zevk arama arasında çatışma yaşar
· Aile dışında kabul görmek ister
· Arkadaşlar ve grupla özdeşleşme önem kazanır
· Beyin gelişimi 12- 13 yaşında tamamlanır
Okul olgunluğu (okula hazır olma) tanım ve kriterleri
Çocuğun gelişimi eğitimini etkilemektedir. Gelişim yönünden yeterli olgunluğa ulaşmamış, kasları gelişmemiş çocuğun eğitim ortamında zorlanacağı açıktır. Okul olgunluğu; öğrencinin psikolojik, sosyal ve bedensel gelişim bakımından okul ortamındaki faaliyetlere hazır oluş ve yeterlilik halidir. Bir çocuğun okula hazır olup olmadığını aşağıdaki kriterlerle test edebiliriz.
· Çeşitli periyodlarla 40-50 dakika oturabilmesi
· Kurallara uyma, yerinden kalkmama, ders dinleme, konuşmama
· İçten gelen, kendiliğinden olan isteklerini kontrol altına alma
· Grup kararlarına uyma ve katılma
· Okul içersinde neleri yapıp neleri yapamayacağını anlayabilme (okul kurallarına uyma)
· Tek başına çalışabilme
Çocuk ve genç psikolojik danışmanlık hizmetlerimde: Çocuk ve gençlerde gözlemlenen sorunların aşılması, bulunulan duruma göre uygulanabilecek farklı yöntemler ile mümkündür. Sorunların değerlendirilmesi ve çözümüne yönelik olarak çocuğun ve gencin etkileşim içinde olduğu anne, bana ve öğretmenler başta olmak üzere yakın çevreye genel olarak her kesime yönelik terapi ve eğitim hizmetleri sunulmakta.
Ayrıca 2-12 yaş arası çocukların sorumluluk bilinci ve oto-kontrol'ünün (öfke, kızgınlık, fobi, tırnak yeme, kekemelik, yatağını ıslatma) gelişimine yardımcı olabilmek.
ADHD (dikkat eksikliği, hiperaktive bozukluğu) KARŞIT OLMA-KARŞIT GELME bozukluğuna müdahale edebilme, zor ergenlerin sorunlarını çözebilmek, fazla kilo ve sigarayı bırakıp sonuç odaklı hedefler belirleyip özgüveninizi geliştirebilirsiniz.
Yazının alındığı Site adresi:http://www.nlpturk.net/cocugunuzutaniyormusunuz.htm
9 Mart 2010 Salı
Hayat Sınavı Sorularıdır
Yeşilyayla Teknik Lise ve Endüstri Meslek Lisesi 2009 2010 Eğitim Öğretim Yılı Eğitim Mühendisliği sınav sorularıdır.
Adınız:……………….soyadınız……………..sınıfınız :………..Okul Numaranız:………...
SORULAR,
- S-1) Sen anne –baba olsan, bugünkü Anne baban da senin çocuğun olsa onlara nasıl davranırdın ?
- S-2) Sen bir öğretmen olsan bugünkü öğretmenlerin de senin öğrencilerin olsa onlara ne yapardın ?
- S-3) Sen kimsin, kendini ve dünyayı nasıl görüyorsun ? İç dünyada neler var, duygularını, düşüncelerini bu güne kadar kimseye anlatamadıklarını yazmak ister misin ?
- S-4) Birisinin sana sormasını istediğin ama bugüne kadar daha kimsenin sormayı akıl etmediği bir soruyu kendine sor ve canının istediği gibi cevap ver?
- S-5) Hayallerin nedir, ne olmak istiyorsun ?
Yazarı: Alişan KAPAKLIKAYA’nın yazdığı İçindeki uyuyan Güzeli Uyandır Kitabından Alınmıştır
Her sorunun tam cevabı 20 puandır.
Sınav süresi: 148 saattir. 09-03-2010
Kenan YILDIZ
Elk. Öğretmeni
CEVAPLAR,
C1)
SUSMA SUSTUKÇA SIRA SANA GELECEK
İki yaşıma geldiğimde konuşmam gecikince annemle babam telaşlanmışlar. Beni konuşturmak için çok çaba göstermişler. Doktora götürmüşler. Hocaya okutmuşlar. “Mamma, babba, dedde” demeye başladığımda heyecanlanmışlar.
Üç yaşımda konuşmaya başlayınca pek sevinip eşe dosta duyurmuşlar. Sevinçleri uzun sürmemiş, çünkü ben çok konuşmaya, durmadan sorular sormaya başlamışım. Ne söylersem “hı hı,” ne sorarsam “tamam” demişler. Bir süre sonra oflayıp puflamaya başlamışlar.
Babama bir şey anlatmak istediğimde babam “yorgunum, git annene anlat.”, annemle konuşmak istediğimde annem “yemek yapıyorum, git babana söyle” demiş.
Dört yaşımdayken bana “sus artık” diye bağırdıklarını hatırlıyorum. Misafirliğe giderken annem “bak orada bir şey isteyip beni rezil etme” diye sıkı sıkı tembihlerdi beni.
İlkokula başladığım ilk gün sıraya geçtik. Okul müdürü sert bir sesle “susuuun” diye bağırınca çok korkmuştum. Beş yıl boyunca öğretmenimiz “susun, konuşmayın, kesin” demekten bıkmadı, biz de konuşma isteğinden vazgeçmedik.
Ortaokulda bir şeyler anlatmak için konuşurken büyüklerim “ne biçim konuşuyorsun, susar mısın” dediler.
Lisedeyken her öğretmen kendi dersinin öneminden dem vurup susturdu beni. Leyla ile Mecnun’un aşkını öve öve bitiremeyen edebiyat öğretmenim bırakın konuşmayı, bir kıza baktığımda bile yapıştırdı tokadı gözümün tam üstüne. Bir genç olarak şimdiki duygularımın taaa M.Ö. yaşamış insanların duyguları kadar önemi yoktu.
Lisede her sabah güne müdür yardımcılarımızın “susun oğluuum, kızım keser misin konuşmayı” sözleriyle başlıyorduk. Derslerde hep susturulduk. Hocalarımız dolu testi, biz ise boş bardaktık. Hep onlar konuşarak dolduruyorlardı içimizi.
Öğleden sonraları eve geldiğimde annem “misafirler var, onların yanında fazla konuşma” derdi. Tek umudum akşam işten gelecek babamdı. Yemekten sonra televizyonun karşısına otururdu. Bir şey sorduğumda gözlerini televizyondan ayırmadan “yavrum susar mısın, görmüyor musun haberleri izliyorum” derdi.
Odama giderdim. Yatağa girer yorganı başıma çekip sessizce ağlardım. Gözyaşlarımı sadece yastığım bilirdi. Bu sırada odalarına çekilirken babamın anneme “hanım Allah’a şükür evladımızın hiç derdi yoook.” dediğini duyardım. Ben onların fısıltı halindeki konuşmalarını duydum ama onlar ne benim evde, okulda, yemekte, televizyon izlerken yaptığım konuşmalarımı duydular, ne de odamda yorganın altında attığım sesiz çığlıkları...
Bir gün babama bir şey sorduğunda boğazıma bir şey düğümlendi. Annem “neden konuşamıyorsun yavrum” dedi. Okulda da öğretmenler beni tahtaya kaldırdığında çok heyecanlanır, sorulara cevap veremezdim. “Konuşsana çocuğum” diyen öğretmenime hayret ederdim, çünkü o güne kadar beni susturup hiç beklemediğim bir anda “konuş” demişlerdi.
Üniversiteye gittiğimde biraz nefes aldım. Ailem yanımda değildi, hocalarım da karışmıyordu bana. Bir kaç arkadaş bir araya gelip gösteri yapmaya karar verdik. Hep beraber avazımız çıktığı kadar “yaşasın özgürlük” diye bağırırken polis geldi. “Dağılın” anonsuyla kol kola girip birbirimize daha sıkı kenetlendik. Tüm gücümle “susma sustukça sıra sana gelecek” diye bağıracaktım ki bir polisin eli ağzıma yapışıp ağzımı kapatıverdi. Yine susturulmuştum.
Ben artık konuşmak istiyorum.
Nasıl olsa öldüğüm anda bile çenemi bağlayacaklar
Yazarı: Alişan KAPAKLIKAYA
Yazarın Site adresi: http://www.sevgiokyanusu.com/yazarlar.php?id=48
3 Mart 2010 Çarşamba
Trakya Eyaleti
soL'un Trakya Eyaleti” tartışılıyor
20.03.2009 - 10:35
haber ve yorumlarıyla izlediği “Trakya Eyaleti” süreci, yüksek sesle tartışılmaya başlandı. Prof. Dr. Anıl Çeçen, konuyla ilgili olarak “emperyalizm Trakya Cumhuriyeti'ni hazırlıyor” derken, soL'un sorularını yanıtlayan, “Avrasyacı” görüşün temsilcilerinden NATO uzmanı Rick Rozoff, “Türkiye'nin batısı AB'ye entegre edilmek isteniyor” yorumunu yaptı.
soL (Tekirdağ) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Anıl Çeçen, yazarı olduğu Ulus isimli gazetede, Trakya üzerine ilginç bir yazı kaleme aldı. 7 Mart 2009 tarihli yazısına "Trakya Cumhuriyeti Kurulamaz" başlığını veren Çeçen, "Trakya bölgesinin ulusal sınırlardan yavaş yavaş kopartıldığını" dile getirdi. "Trakya Cumhuriyeti"nin "siyonist" bir proje olduğunu öne süren Çeçen, "sınırlar değişecekse Türkiye himayesinde olsun" çözümünü savundu.
Türkiye batıdan da bölünmek isteniyor
Türkiye'yi bir oldubitti ile karşı karşıya bırakabilecek bir siyasal oluşumun hazırlandığını belirten Çeçen, bu durumun kamuoyundan gizlendiğini öne sürdü ve Trakya Cumhuriyeti projesinin ABD ve İsrail tarafından "Küresel Balkanlar" planı çerçevesinde ele alındığını kaydederek, Türkiye'nin batı sınırlarından da bölünmek istendiğini ifade etti.
Trakya bölgesinde yaşayan bir milyonu aşkın Türkiye vatandaşının böylesi bir emperyalist oyuna alet edilmek istendiğini iddia eden Çeçen, projenin üç Balkanülkesinin sınırlarını değiştirmeyi amaçladığını, Bulgaristan ve Yunanistan ile birlikte Türkiye'nin de tehdit altında olduğunu, projeyle Bulgaristan'ın Kırcaali çevresi, Yunanistan'ın Batı Trakya bölgesi ve Türkiye toprağı olan Trakya'nın birleştirilmesinin hedeflendiğini belirtti.
Çeçen'den "Yeni Osmanlıcılık"değerlendirmesi
Çeçen, Balkan ülkelerinin AB üyesi yapılarak Avrupa emperyalizminin kuklası haline getirildiğini öne sürerek, ABD'nin de NATO görünümüyle tüm bölge ülkelerinde askeri üsler kurduğunu, gelinen aşamada Balkanlar'ın emperyal güçler arası çekişmenin merkezi olacağını, ABD-İsrail ikilisinin "Yeni Osmanlıcılık" politikasıyla Türkiye'yi AB ve Rusya'ya karşı kullanmak niyetinde olduğunu ifade etti.
İlerleyen süreçte üçüncü bir Balkan Savaşı'nın yaşanabileceğini iddia eden Çeçen, Kosova benzeri olacak Trakya Cumhuriyeti ile birlikte Büyük Makedonya, Girit ve Ege Cumhuriyetleri, Tuna ve Çingene devletleri gibi oluşumların bölge ülkelerine yönelik tehditler olarak gündeme gelebileceğini söyledi.
"AB bizi Avrupa'dan atmak istiyor"
Anıl Çeçen, Avrupa Birliği'nin de projede aktör olduğunu söylerken, AB temsilcilerinin Edirnelilere "Trakya Cumhuriyeti"ni empoze ettiğini savundu. Edirne merkezli bir sözde "Trakya Cumhuriyeti" ile "Müslüman ve Türk halkın Avrupa'dan atılmak" istendiğini öne süren Çeçen, durumun farkına varılmazsa, Türkiye'nin hem AB üyesi olamayacağını hem de Avrupa'daki topraklarını kaybedeceğini belirtti.
Bulgaristan ve Yunanistan'ın Hıristiyan olduğu için AB üyesi yapıldığını ve böylelikle Avrupa koruması altına sokulduğunu söyleyen Çeçen, bugünkü İsrail yıkılırsa yeni İsrail'in "Büyük Makedonya"da kurulacağı iddiasında bulundu. Anıl Çeçen, "Trakya Cumhuriyeti" projesinin siyonist amaçlara hizmet ettiğini birkaç defa tekrarlarken, Türkiye-Yunanistan-Bulgaristan üçlüsünün sınırlarına sahip çıkması gerektiğini belirtti.
Çözüm: Türkiye emperyalistlerle pazarlık yapsın...
Çeçen'in yukarıda belirtilen tespitlerinin ardından çözümü "pazarlık"ta bulması dikkat çekti. "Türkiye giderek arasının bozulduğu AB ve ABD ile artık açık açık Trakya'nın geleceğini konuşmalı" diyen Çeçen, Türkiye'den ayrı bir Trakya Cumhuriyeti'nin düşünülemeyeceğini dile getirdi ve "eğer sınırlar değişecekse bütün Trakya Türkleri, Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında bir araya gelsin" teklifini sundu.
Türkiye'nin değişen koşulları yakından izlemesi gerektiğini söyleyen Çeçen, ABD-AB-İsrail'in Balkan ülkelerini tehdit edeceği yerde "dünya barışı" adına bugünkü sınırları güvence altına almalarını önerdi.
Rozoff : "Bulgaristan ve Romanya'daki ABD üsleri önemli"
Michel Chossudovsky ile birlikte "Avrasyacı" görüşün uluslararası öncülerinden sayılan, yaklaşık 40 yıllık NATO karşıtı mücadelesiyle bilinen Rick Rozoff, soL'un konuyla ilgili sorularını yanıtladı. ABD'nin İllinois eyaleti Şikago kentinde yaşayan Rozoff, yazılı olarak gönderdiği yanıtında, "Türkiye'nin ABD ve AB'nin açıkça hedefinde olduğunu" belirtti.
Trakya konusunda Bulgaristan ve Romanya'daki Amerikan üslerinin önemine dikkat çeken Rick Rozoff, bu ülkelerdeki ABD askeri deniz güçlerinin Karadeniz'de bulunmasına karşın, hava ve kara birliklerinin konuşlandığı yerler itibariyle dikkat çekici olduğunu vurguladı. (Bkz. haber fotoğrafı)
Trakya, Balkanlar'a "önceden" bağlanıyor
Rozoff, Trakya bölgesini daha önce detaylı olarak incelememiş olmasına rağmen Türkiye'nin batı bölgelerinin AB'ye entegrasyonunun planlanmış olabileceğini kaydetti. Türkiye'nin Avrupa topraklarının (Trakya) Bulgaristan-Yunanistan ve Makedonya gibi Balkan ülkeleriyle "önceden ilişkilendirilerek", nihai aşamada Türkiye'nin bölünmesinin hedeflendiği kaygısını dile getirdi.
Bu kaygının AB'nin doğuya yönelik "işbirlikleri"yle de örtüştüğünü kaydeden Rozoff, bu "işbirlikleri"nin Güney Kafkasya ile beraber Doğu Avrupa'daki eski Sovyet bloku ülkelerinin "ele geçirilmesi" amacıyla bütünlük içinde olduğunu öne sürdü. Fransa'nın Akdeniz Birliği projesinin Kuzey Afrika ve Ortadoğu'yu Brüksel'e bağlama hedefi güttüğünü hatırlatan Rozoff, Trakya üzerindeki olasılıkların o çerçeveye de denk düştüğünü belirtti.
"Türkiye halkı eyaleti kabul etmez, çare Avrasya'da"
Rozoff, gönderdiği yanıtta, Türkiye halkının "Batı emperyalizminin eyaleti" olmayı kabul etmeyeceği için NATO'nun Türkiye'yi zayıflamış ve bölünmüş görmek isteyeceğini ileri sürdü.
Türkiye ve Rusya'nın ABD-NATO-Gürcistan saldırganlığına karşı işbirliği içinde olduğunu iddia eden Rick Rozoff çözüm olarak Şangay İşbirliği Örgütü'nü (ŞİÖ) gösterdi. Türkiye'nin ŞİÖ ile ilişki kurma çabası olduğu yönünde duyumları bulunduğunu yazan Rozoff, ilişkinin kurulması ve Türkiye'nin NATO'dan çıkması halinde sadece bölgesel değil, küresel koşulların da çarpıcı biçimde değişebileceğini iddia etti.
Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
Yazının Alındığı Web.Sayfası:
http://haber.sol.org.tr/mansetler/trakya-eyaleti-tartisiliyor-haberi-11965