29 Eylül 2008 Pazartesi

İNSANIN DOĞUŞTAN SAHİP OLDUĞU ÖĞRENME ENERJİSİ

Eğitim sistemimizin birinci amacı ”her türlü koşul altında Cumhuriyeti korumaya muktedir ve kararlı bireyler yetiştirmek .Eğitim sisteminin ikinci amacı ,din ve akademik eğitim yapan kurumların,eğitim birliği ilkesi uyarınca birleştirilmesiydi. Üçüncü amacı :”ilmi hür ,irfanı hür,vicdanı hür” değimi özetlemektedir ”Bilimi, anlayışı ve vicdanı özgür bireyler” bugünde de eğitim sisteminin vazgeçilmez tasarım ilkesi olmalıdır. Bu amacı birleştiren hedef ister istemez “belirli tipte insan yetiştirmek üzere eğitim” biçiminde olmak zorunluluğundadır.Amaçlar gerçekleşmedi ama amaçlanmayanlar oluştu. 1- Kendisine öğretilenler konusunda kuşkusu bulunmayan bilgilerinin dayanağı yalnızca onları öğretene duydukları güvenden ibaret olan bir kişiliktir. Bu tür kişilikleri, güven yaratmak şartıyla herhangi bir “doğru” ya ,”iyi”ye ya da “güzele”e yönlendirmek kolayca mümkün olabilmektedir. Eğitim sistemimizin başlangıçtaki tasarım amaçları içinde bulunmamakla birlikte yine bir yan ürün olarak çıkan :2- İhtiyacı olan bilgi, beceri, tutum ve davranışları öğrenmeye olan eğilimin donması, ancak başkalarının kendisi için uygun gördüklerinin kendisine öğretilmesini beklemesidir.Bu yalnız toplumumuzda değil dünya’da derin olumsuzlukları görülmekte bulunan bir düşünme biçimi, olayları yalnızca siyah ve beyaz yoluyla açıklamaya çalışmaktadır..Bu düşünme biçiminde yalnızca evet ve hayırlara yer var.bu düşünme biçimi eğitim sistemimize, ve eğitsel sonuçların ölçme ve değerlendirilmesinde nerdeyse testten başka metot kullanılmayan bugünkü eğitim sistemimize son derece uygundur. Onlarca ara çözümü, yorucu uzlaşma çabalarını bir anda gereksiz kılan ve böylece toplum yönetimini kolaylaştıran bu tek boyutlu düşünme biçimi sonuçta” benden yana” ve bana karşı”lar dan ibaret kutuplaşmış toplum kesimleri yaratmıştır. “Laikler ve laik olmayanlar”, “ çalışanlar ve çalıştıranlar”,” Aleviler ve Sünniler”, “ Türk’ler ve Türk olmayanlar”,” Biz ve Dünya” kutupları böylece ortaya çıkmıştır. Bu düşünme biçiminde, bu karşıtlıkları çatıştırmadan yaşatmanın imkanı da yoktur. İşte sistemin baştan amaçlanmayan bir olumsuz ürünü de bu “kutuplaşma” olgusudur. Kutuplaşma olgusu yalnızca, toplumsal uzlaşma denilen sihirli reçeteyi bozmamış, bir “insan topluluğu”nu bir “sosyal organizma”ya dönüştürebilecek az sayıdaki ögeden başlıcası olan” iyi ahlak”ı ve onun araçlarından birisi olan din kurumunu işlevlerini yapamaz duruma getirmiştir. Kendisine öğretilenleri kuşku süzgecinden sürekli süzerek mevcut bilgileriyle ilişkilendirmeyi okul içinde öğrenemeyen, kuşkulanmayı ayıp sayan ve sadece kendisine belletilenleri hatırlaması istenilen çocuk ve gençlerimiz, fiziğin coğrafyanın ve bu arada dinin öğretilerini ezberlemiş, ama onları yaşamında kullanabileceği somutluğa dönüştürememiştir. Günümüzde, toplum dokumuzu oluşturan tüm ögeler, kendi doğruları yolunda kıyasıya çatışıyorlarsa bunun bir numaralı nedeni, kendi doğrularını belletmeye ve onun karşıtlarını reddetmeye dayalı eğitim sistemimizdir. Böylesine bir çatışma ortamında egemen olabilecek güçler, her kesimin “uzlaşmaz” ,”buyurgan”, tek doğrulu” fanatikleridir. Toplumun sessiz büyük çoğunluğu ise şaşkın, ama bir uzlaşma arayışı içindedir.”İnanç” ile aklın”,” bireycilik”,ile toplumculuğun”,” çalışan” ile çalıştıranın”, kısacası birbirleri ile boş yere çatışan kesimlerin uzlaşabildiği bir ”YENİ DÜŞÜNME BİÇİMİ’NİN” arayışı bulunmalıdır. Amaçlanmayanların oluşması sebepsiz değildir. İnsanın doğuştan sahip olduğu öğrenme enerjisini, onun kendi ihtiyaçları yönünde kullanarak ”öğrenmesini” engelleyip, ona kendi doğrularını ”öğretmeye” çalışan bir yöntem, çeşitli yanlışların üremesi için uygun bir ortam yaratmıştır. İnsana balık vermeden önce balık tutmasını öğrenmesini sağlamalısın Yazarı: M. TINAZ TİTİZ

28 Eylül 2008 Pazar

Bir ampul değiştirmek için kaç Zen Budist gerekir?

Sadece son derece esnek ve yumuşak olanlar son derece sert ve güçlü olabilir. Eğer sorunun çözümü varsa tasalanmanın anlamı yok, sorun sonunda çözülecek. Eğer sorunun çözümü yoksa tasalanmaya mahal yok çünkü çözülmesi imkânsız. Çok temiz suda balık yaşamaz. Hiddet, niteliksiz olmanın belirtisidir. Kızgın kişi her zaman yapabileceğinin fazlasını yapabileceğini sanır. İnsanlar çoğu zaman akıl açıklarını hiddetle kapatmaya çalışırlar. Nefret insanın kendine uyguladığı bir cezadır. Hiddet, akılsızlıkla başlar, pişmanlıkla biter. Kızgın adam ağzını açar, gözlerini kapatır. Hiddet eser, aklın lambası söner. Akıllı insan hatalarından ders alır. Başkalarının hatalarından ders alan ondan da akıllıdır. Ne kadar sıkı tutarsanız, o kadar az şeye sahipsiniz. Elde eden az şeye sahiptir. Dağıtanın çok şeyi var. İnsanlara yol göstermek istiyorsan arkalarından yürü. Bir samuray, Zen ustası Hakuin’e öldükten sonra nereye gideceğini sormuş. Hakuin, “Ben nereden bileyim?” diye cevap vermiş. “Nasıl bilemezsin?” demiş samuray. “Sen bir Zen ustasısın.” “Evet, ama...” demiş Hakuin, “ölü bir Zen ustası değilim.” Muayyen bir işi yapabilmek için muayyen bir insan olmak gerekir. Eğer gerçek aşkı bulmak istiyorsanız kendinizi sevmeyi öğrenin. Hiçbir kar tanesi hiçbir zaman yanlış yere düşmez. Öğrenmek nehrin aktığı yöne doğru kürek çekmek gibidir: İlerlememek gerilemek demektir. Ruh ışık saçarsa insanda güzellik olur. İnsanda güzellik varsa yuvada uyum olur. Yuvada uyum olursa ulusta düzen olur. Ulusta düzen olursa cihanda sulh olur. Samimi olmayana samimi davranmak tehlikelidir. Kötü şeylerde yavaş ol, iyi şeylerde aceleci ol. İyilik bağırır. Kötülük fısıldar. Eskilerin yürüdüğü yolu izleme, onların aradığını ara. Ne kadar sessiz olursan, o kadar çok şey duyarsın. Hayat denize açılıp batacak bir gemiye binmeye benzer. Oraya vardığınızda, orada orası olmadığını görürsünüz. En az şey isteyenler Tanrı'ya en çok yanınd olanlardır. Her çıkış başka bir yerin girişidir. İnsan tartışır, doğa yapar. Saat beşte sevişmek için sana geleceğim. Geç kalırsam bensiz başla. Soru: Bir ampul değiştirmek için kaç Zen Budist gerekir? Cevap: Üç. Biri değiştirmek için. Biri değiştirmemek için. Biri ne değiştirmek ne değiştirmemek için. Milliyet Gazetesi Yazarı METİN MÜNİR

26 Eylül 2008 Cuma

VERİMLİ DERS ÇALIŞMA YÖNTEMLERİ

“ Hiçbir başarı rastlantı değildir.”

Ana, baba ve öğretmenlerin öğrenciden genel beklentisi, onların "derslerine çok çalışıp, başarılı olmaları" yönündedir. Beklenti böyle olunca başarısızlığın nedeni, "yeterince çalışmamak" olarak görülmekte ve öğrenciden sürekli daha çok çalışması istenmektedir. Oysa gerekli olan "Bilinçsizce çok çalışmak" değil; verimli ders çalışma yollarını iyi bilerek ve bunlardan gereğince yararlanarak etkili çalışmaktır.

VERİMLİ DERS ÇALIŞMA YÖNTEMLERİ

Verimli ders çalışma yollarını öğrenmek isteyen öğrencinin, önce bu yönde olumlu alışkanlıklar kazanmaya kararlı ve istekli olması gerekir. Buna karar verdikten sonra ders çalışmasını aksatan ya da kolaylaştıran alışkanlıklarının bir listesini yapmalıdır. Bir yandan listede yer alan olumsuz alışkanlıklarını bırakmaya çalışırken öbür yandan da olumlu alışkanlıklarını pekiştirmek için çaba göstermelidir. Çalışma ve denemeler, olumsuz alışkanlıklar atılıncaya, olumlu alışkanlıklar iyice yerleşinceye kadar sürdürülmelidir.

VERİMLİ DERS ÇALIŞMA YÖNTEMLERİ NELERDİR ?

I- AMAÇLARINIZI BELİRLEYİNİZ

Her çalışma bir amaca yönelik olmalıdır. Bu amaçlar, bir sorunun çözümünü öğrenmek, bir yazıdaki ana düşünceyi bulabilmek vs. olabilir. Bunları iyi belirleyerek çalışmaya başlayan kişiler, bu yakın amaçlara ulaşa ulaşa sınıfını geçmek, okulunu bitirmek ve sınavı kazanmak biçiminde özetlenen uzaktaki amaçlarına da ulaşmaktadırlar.

II- PLANLI ÇALIŞINIZ

Birden çok iş ya da ders üzerinde aynı günde çalışmanız gerektiğinde hangisinden işe başlayacağınızı bilemediğiniz ya da çalışmaya başlamak için karar veremediğiniz anlar oluyor mu? Bu soruya yanıtınız "evet" ise, sizin planlı çalışmayı bilmediğinizi kolayca söyleyebiliriz. Bu tür bir durumla, yani aynı zamanda birden çok dersi çalışmayla yüz yüze geldiğinizde, derslerden her birinin üzerinizde yarattığı ruhsal baskı, bunlardan herhangi birine kendinizi tümüyle vermenizi engelleyerek ve verimsiz biçimde işlerden birini bırakıp ötekine atılmanıza neden olacaktır.

Bu tür kararsızlık ve karışıklık ancak hangi dersi ne zaman yapacağınızı belirli bir sıraya koymakla, yani "karar vermekle" ortadan kalkar. Plan; "nasıl", "ne zaman" ve "nerede" çalışacağınıza karar vermek demektir.

Öğrenciler günlük ve haftalık bölümleri de olan aylık çalışma planlarında; 1- Hangi derslere, haftanın hangi günleri çalışacaklarını, 2- Geçmiş konuların yinelemesine ne zaman yer vereceklerini, 3- Sınav tarihlerini, 4- Hazırlayacakları ödevlerin neler olduğunu ve zamanını, 5- Planlarına aldıkları, ancak çeşitli nedenlerden ötürü zamanında yapamadıkları çalışmalarını ne zaman tamamlayacaklarını,

6- Dinlenme, müzik dinleme, televizyon izleme, spor yapma, sinema ve tiyatroya gitme gibi ders dışı etkinliklere ne zaman yer vereceklerini göstermelidirler.

Günlük çalışma çizelgelerinde; okulda geçen saatler, ders çalışma, eğlenme, dinlenme, ev işlerine yardım ve uyku saatleri gösterilmiş olmalıdır.

Çalışmaya başlayacağı zaman kendini yorgun ve isteksiz hisseden öğrenci çalışma saatlerini yanlış seçmiş demektir. Beklemesizin günlük çalışma çizelgesinde gerekli değişikliği yapmalıdır.

III- ZAMANI VERİMLİ KULLANINIZ

İnsanlar bedensel, zihinsel, duygusal yapı, ilgileri ve yetenekleri bakımından birbirlerinden ayrılırlar. Bir öğrencinin isteyerek çalıştığı ve hemen öğrendiği bir dersi, diğer bir öğrenci zor öğrenebilir. Bir başka öğrenciyse çabuk yorulabilir ya da çalışmak istemeyebilir. Bu nedenle bir ders ya da konu içinde ayrılacak süre öğrenciden öğrenciye değişir. Her öğrenci zamanı kendine göre ayarlamalıdır.

Bir saat çalıştıktan sonra araya 10 - 15 dakikalık dinlenme aralığı koymak yararlı olur. Böylece bir saatlik çalışma sonunda dağılan dikkat ve azalan verim yeniden kazanılır.

Ders çalışmak için gerekli gücün toplanabilmesi bakımından eğlenmeye ve spora da zaman ayrılmalıdır. Ancak bu sürenin saptanmasında özenli davranılmalıdır.

IV- VERİMİ AZALTICI ETKENLERİ ORTADAN KALDIRINIZ

Çalışmaya başlamadan önce, yorgunluk, uykusuzluk, ağrı, sızı, üzüntü, korku, öfke, aşırı kaygı, fazla heyecan, endişe, açlık, aşırı tokluk, aile dertleri, normalin altında ve üstündeki fiziki şartlar (çok sıcak, çok soğuk gibi) acelecilik, telaş, araç ve gereç noksanlığı gibi etkenlerin elden geldiğince giderilmesi gerekir.

V- UYGUN BİR ÇALIŞMA ORTAMI SEÇİNİZ

Çalışma yerinin seçimi çok önemlidir. Çalışma yeri derli toplu ve yalın, elden geldiğince alışılmış ve dış uyarılara kapalı olmalıdır. Ayrıca ışık, ısı gibi fiziksel sorunları da çözümlenmelidir. Ayrı bir yerin sağlanamaması durumu çalışmadan kaçmanın bir nedeni olmamalı, elverişsiz koşullarda da ders çalışmaya alışmalıdır.

Yatakta, koltukta ve divanda uzanarak çalışmak, bir konuya yoğunlaşmayı güçleştirecek, öğrencinin çalışmak için daha çok zaman yitirmesine neden olacaktır.

VI- DİKKATİNİZİ UYANIK TUTUNUZ

İnsanda dikkat her an vardır, önemli olan bunun çalışılan konu üzerinde toplanabilmesidir. Sevilen ve ilgi duyulan bir konu, dikkatin uyanık tutulmasına yardım eder. Sürekli belirli yerlerde çalışmak, gürültünün bulunmadığı ortamlarda çalışmak, sandalyede oturarak çalışmak, masada gerekli araçlar dışında başka şeyler bulundurmamak, çalışma yerini 18-20 derece sıcaklıkta tutmak, işleri sıraya koymak, işleri bitirmede kendinizle yarış kararı almak, her seferinde bir çeşit işle çalışmak dikkatin dağılmasını önleyici yöntemlerdir.

VII- DERSE HAZIRLIKLI GELİNİZ

Başarılı olmanın yollarından biri de derslerin işlenmesine etkin olarak katılmaktır. Derslerde sürekli edilgin durumda kalan öğrencilerin işlenen konuları anlamaları zordur. Öğrenciler okula gelmeden önce, o gün işleyecekleri konuları gözden

geçirmelidirler. Böylece hem derslerin işlenişine katılmak için gerekli güveni kazanırlar, hem de öğretmenin anlattıklarını daha kolay anlarlar.

Gerek işlenecek konulara hazırlanırken, gerekse işlenen konular gözden geçirilirken, anlamakta zorluk çekilen yerler belirlenmeli, bu konularla ilgili sorular hazırlanıp, derste öğretmene sorulmalıdır. Öğretmenlerin derse hazırlıklı gelen, soru soran, katılımcı öğrencileri daha çok sevdikleri de unutulmamalıdır.

VIII- ETKİN DİNLEME ve NOT TUTMA

Dinleme bir beceridir. Ve bu beceri birtakım ilke ve yöntemlerle çok daha etkili bir biçimde kullanılabilir. İnsan iletişiminin yaklaşık %90 ı sözel olarak yapılmaktadır. Bu iletişinin ancak yarısı kısa bir süre sonra anımsanabilir. Aradan bir süre geçtiğinde ise % 20 - 25 ini bile zor anımsarız. Bütün bu nedenlerden dolayı etkin dinleme ilke ve yöntemlerini öğrenmek ve bunları uygulamak daha da önem kazanmaktadır.

Etkili dinleme sadece söylenilenleri duymak değil, aynı zamanda bu söylenenleri önemli bulmak, kavramak ve değerlendirmektir. Unutulmamalıdır ki, dinleme etkin bir süreçtir.

Olaya bir de başka bir boyuttan bakalım. Etkin dinleme öğretmen-öğrenci ilişkilerini de olumlu bir yönde etkiler. Öğretmen genellikle kendini dinleyen ve dinlediğini çeşitli biçimlerde belli eden öğrencilere daha fazla ilgi gösterir ve onlara dönerek konuşur. Öğretmen dersi anlatırken dinleyicilere gerek duyar. Bu nedenle başını sallayan, not tutan, dikkatini yoğunlaştıran aktif öğrencilere daha fazla ilgi gösterir.Öğretmenin sınıf içindeki en önemli görevlerinden biri öğrenciye bilgi aktarmaktır ve bunu genellikle anlatarak gerçekleştirir. Öğrenci ise öğretmenin bu anlattıklarını anlamak amacıyla dinlemektedir. İşte önemli olan da öğrencinin bu dinleme işlevini nasıl yaparsa daha başarılı olacağıdır.

Etkin bir dinleyici olmak için "İDİKAN" adlı bir yöntemi uygulayabiliriz.

Bu yöntem;

İ – İleriye,

D – Düşünceler,

İ – İşaretler,

K – Katıl,

A – Araştır,

N - Not tut, olmak üzere 6 basamaktan oluşmaktadır.

Bu basamakları kısaca açıklayalım.

Öncelikle" ileriye " bak basamağından başlayalım. Öğrenci sınıfta öğretmenini dinlerken, öğretmenin anlattıklarından yola çıkarak daha sonra neler söyleyebileceğini tahmin etmeye çalışmalıdır. Bu da öğrencinin dikkatinin dağılmasını engeller ve öğrenciyi sürekli uyanık tutar. Hatta öğrencinin etkin olarak katılımını sağlar. Öğrenci daha önceden o günkü konuları okuyarak sınıfa gelirse hem anlatılanlara yabancı kalmamış, hem de dersteki tahminlerini daha kolay yapmış olur. Bu yöntemle öğrenci derste anlatılanları daha önce okuduğu için daha kolay bir şekilde hatırlar.

İkinci olarak "düşünceler " basamağı karşımıza çıkıyor. Bu basamak bize önemli düşüncelere önem vermemiz gerektiğini ve bunları göz ardı etmememiz gerektiğini anlatmaktadır. Öğrenci öğretmenin bir ders boyunca anlattıklarının ana düşüncesini

bulmaya çalışmalıdır. Ders boyunca kendi kendine bu konunun ana düşüncesi nedir?, Burada anlatılmak istenen nedir? gibi sorular sorması gerekir. Bu sorular öğrencinin ana düşünce ve kavramları bulmasına yardımcı olur.

Üçüncü olarak" işaretler " basamağına bakalım. Öğrenci sınıf içinde devamlı uyanık olmak zorundadır. Öğretmenin hiçbir dediğini kaçırmamalıdır. Öğretmenin işaretlerine karşı dikkatli ve uyanık olmalıdır. Bir öğretmen konuyu anlatırken mutlaka ufak ipuçları verir. Bazı konuların üzerinde ısrarla durur. Örneğin bir konunun önemli bir bölümünü anlatırken belirli kelimeler kullanır, ses tonunda farklılıklar yaratarak çeşitli ipuçları verir. Öğretmenler seslerini yükselterek ya da "burası önemli", "dikkat ederseniz" gibi sözel vurgularla önemli noktalara işaret ederler. Bir öğretmen hiçbir zaman bu bir sınav sorusudur demez, ama çeşitli ipuçlarıyla bunu belli eder. Bu ipuçlarından birkaçına örnek verirsek: önemli, başlıca, can alıcı, burada esas düşünce, şunu unutmayınız ki, sonuç olarak, bu nedenle, özetle vb. ...Bu ipuçlarına dikkat edildiğinde öğrenci sınavda sorulabilecek sorular hakkında doğru öngörüler geliştirebilir.

Bir başka basamak ise "katıl" basamağıdır. Öğrenci sınıf içinde sürekli etkin olmalıdır. Edilgin bir öğrenci hiçbir zaman gerekli başarı düzeyine ulaşamaz. Öğrenci derse olanak bulduğu her anda katılmalıdır. Öncelikle derse zamanında gelmeli, sınıfta oturacağı yeri iyi seçmeli, görebileceği, duyabileceği bir yere oturmalıdır. Ve ders sırasında öğretmenin söylediklerine gülümseyerek, kaşlarını çatarak, başını sallayarak olumlu ya da olumsuz tepki göstermelidir. Böylece öğretmen de anlaşılan ya da anlaşılmayan yerleri çok daha iyi bir şekilde görebilir. Ayrıca bu öğretmeni de hoşnut eder. Onun yönelimini artırır, onu cesaretlendirir. Öğretmen dinlenildiğinin farkına varır. Oysa ki anlattıklarına karşı hiçbir tepki göstermeyen donuk, edilgin öğrenciler karşısında öğretmen de bir şeyler anlatmak istemez. Öğrenciler öğretmene tepkide bulunarak dersin niteliğini yükseltmek de öğrencilerin elindedir.

Beşinci olarak karşımıza "araştır" basamağı çıkıyor. Öğrenciler nedense ders sırasında soru sormaktan çok çekinmektedirler. Ve düşüncelerini, görüşlerini rahatça söyleyememektedirler. Oysa ki bu çok yanlıştır. Ders sırasında anlaşılmayan bir yer varsa ya da merak edilen bir soru varsa bu soru rahatlıkla sorulmalıdır. Hiçbir şekilde çekinceli tutum takınılmamalıdır. Sorulara verilen yanıt anlaşılmadıysa ve açıklamalar yeterli değilse, yeni sorular sorulmalı ve açıklama yapılması istenilmelidir. Eğer ders süresi yetersiz geldiyse, ders bittikten sonra öğretmene ya da diğer öğrencilere de sorulabilir.

En son basamak ise " not tut" basamağıdır. Dinleme yoluyla öğrenilen bilgiler çok uzun süreler hafızada duramaz. Öğrenilenlerin zaman zaman yineleme yapması gerekir. Bir öğrenci ders sonunda, o derste dinlediğinin ancak %55 ini hatırlayabilir.Tekrar yapılmadığı sürece bu oran bir hafta sonra %17 lere düşer. Bu yüzden not tutmanın çok büyük bir önemi vardır. Not tutmanın iki önemli yararı vardır. Bunlarda birincisi eğitimin temel koşulu olan "etkin katılımı" sağlar. Öğrenci derste edilgin durumdan etkin duruma geçer. Not tutma sayesinde derste devamlı uyanık olur, dikkatini derse yoğunlaştırır ve dikkatinin dağılmasını engeller. İkinci önemli yararı ise unutmayı engellemesidir. Unutkanlık düşmanını bizim yararımıza çevirecek en önemli girişim not tutmaktır. Özellikle alınan notlar eve gelince bir de temize çekilirse hafızaya daha iyi yerleşir.

Öğrencilerin büyük bir kısmı not tutma yöntemini bilmemektedir.

Not tutarken; 1- Anlatılanlar öğretmenin ağzından çıktığı gibi değil, anlaşıldığı gibi yazılmalıdır.

2- Öğretmenin anlattığı konunun ana fikri ve anlamları kavranıncaya kadar beklenilmelidir. 3- Zamanın çoğu yazmakla değil, dinlemekle, düşünceleri kavramaya çalışmakla geçmelidir. 4- Konu; grafik, şekil, istatistik vb. bilgilere dayalı olarak anlatılıyorsa notlar arasına bunlarda alınmalıdır. 5- Önemli düşünce ve paragrafların aynen yazılmasında fayda vardır. 6- Yazıların düzgün ve okunaklı olmasına önem verilmelidir. Önce karalama yapma, sonra temize çekme yoluna gidilmelidir.

IX- ARAÇ - GEREÇ VE KAYNAKLARDAN YARARLANINIZ

Öğrenci, herhangi bir konunun öğrenilmesinde, basılı araçlara ne kadar baş vurursa, öğrenme ilgisi ve zihinsel yetileri de o kadar çok genişleyecektir.

Basılı öğrenme araçlarından yararlanmada çizelge grafik, harita ve resimlerin özel bir önemi vardır. Bunlar sayfalarca anlatılan bilgileri topluca ve bir arada vererek o konunun kavranmasına yardımcı olmaktadırlar.

X- VERİMLİ OKUYUNUZ

Okuma, öğrenmenin en temel yoludur. Öğrenmede hızlı okuma önemli ve gereklidir. Hızlı okumayla hem okunanlar daha iyi anlaşılır, hem de zamandan kazanılır. Okuma hızı lise öğrencileri için yaklaşık 180-220 sözcüktür. Bu hız okunulan yazının niteliğine ve okumanın amacına göre ayarlanmalıdır. Zaman geçirmek amacıyla bir hikaye veya roman okurken okuma hızı oldukça yüksek olabilir. Ama okuma, yorum yapma, eleştirme, özet çıkarma için yapılıyorsa okuma hızı yavaş olmalıdır.

Hızlı okumanın en önemli yolu sesiz okumadır. Sessiz okuma hızı arttırdığı gibi anlamayı da kolaylaştırır. Hızlı ve anlamlı okuma becerisi kazanabilmek için bol bol okuma çalışmaları yapılmalıdır. Önce gazete, öykü ve roman gibi şeylerle işe başlamalı giderek boş zamanları okuyarak değerlendirme alışkanlığı kazanılmalıdır.

XI-ARALIKLI YİNELEMELER YAPARAK UNUTMAYI ÖNLEYİNİZ

Öğrenilenler zamanla unutulabilir. Unutmayı önlemenin iki yolu vardır. Bunlardan biri öğrenilen bilgileri yeri geldikçe kullanmak, diğeri de aralıklı olarak yinelemektir.

Öğrenciler öğrendiklerini yeri geldikçe kullacaklar, bu bilgilerin işe yaradığını görecekler, hem de yeni bilgiler edinmeye yöneleceklerdir.

Aralıklı olarak yapacakları tekrarlarla bir taraftan geçmişte öğrendiklerini anımsarken diğer yandan da sınavlara her an hazır durumda olacaklardır.

XII- SINAVLARMI NASIL ATLATIRIM ?

Eğitim psikologlarından en iyi on öneri:

Yardım alın: Öğretmenlerinize sınava nasıl çalışılabileceğini sorun.

Çalışır ve yinelerken kısa aralar verin: Yorgun bir zihin iyi anımsayamaz.

Çalışma programı yapın: En iyi çalışabileceğinizi düşündüğünüz zamanlarda yinelemeler yapın.

Sağlıklı kalın: İyi uyuyun ve yeterli beslenin.

Egzersiz yapın: Yürüyün, koşun, herhangi bir sporla uğraşın.

Olumlu düşünün: Başarısızlığı veya geleceği düşünmeyin.

Elinizden gelenin en iyisini yapın: Hiç kimse daha çoğunu yapamaz.

Tetikte olun: Hasta gibi hissederseniz, endişeleriniz hakkında birileriyle konuşun.

Çok rahat ta davranmayın: Sınav konusunda ölçülü endişe çok çalışmanızı sağlar.

Akıllı olun: Eğer sınavdan sonra bu konuyu konuşmak istemiyorsanız, konuşmayın. Aslında bu konuda hiç düşünmeyin bile. Yapılan yapılmıştır. Yazdıklarınızı değiştiremezsiniz.

24 Eylül 2008 Çarşamba

ÖĞRETMİYECEĞİM ÖĞRENECEKSİN !

Öğrenmek kişinin asli görevidir.Öğretmeyeceğim öğreneceksin.Öğretmeye son,öğrenmek istediğinde yardım edeceğim. Ben ancak sizlere öğrenme ortamı hazırlayıcılığı ve sürdürücüğü görevini yaparım. Sizler iki ayaklı öğrenme makinelerisiniz. makinelerinize iyi işletim sistemi yükleyinki ileride rahat edebilesiniz. Karşılaşacağınız zorlukların üstesinden gelmelisiniz.

23 Eylül 2008 Salı

NASIL HIZLI OKUMA ŞAMPİYONU OLDULAR ?

Bilginin hızlı üretildiği ve çoğaldığı internet çağında bilgiye sahip olabilme aracı olan gözü ve beyni de bu çağa hazırlamak gerekiyor. Şüphesiz bilgiye ulaşmanın en temel yolu okumak.

Yaşam boyunca SBS sınavı, ÖSS sınavı ve iş hayatındaki diğer sınavların hepsi de sizin oluşan bu bilgi havuzundan ne kadarına sahip olduğunuzu ölçmeye çalışıyor. Okuma hızınızı, anlama ve hatırlama oranınızı artırmadıkça oluşan bilgi havuzundan yeteri kadar faydalanamamak gibi bir tehlikeyle karşı karşıyasınız demektir.

Artık hayatta başarılı olmanın yolu bir bakıma hızlı okumadan, hızlı anlamadan ve hızlı hatırlamadan geçiyor. Anlayarak hızlı okumak size sadece çok geniş bir bilgi dağarcığı elde etme avantajı sağlamıyor. Sınav sırasında da rakiplerinizden daha hızlı olduğunuz için, onların yetiştiremediği bir sınavı sizin önceden bitirerek cevaplarınızı kontrol edebilmeniz gibi ilave bir avantaj sunuyor.

· Peki, nedir bu hızlı okumak?

· Herkes hızlı okuyabilir mi?

· Hızlı okuyan bir kişi aynı zamanda hızlı olarak anlayabilir mi?

· Hatta hızlı olarak okuduğu bu bilgileri daha sonra hatırlayabilir mi?

· Herkes hızlı okuma şampiyonu olabilir mi?

· Hızlı okuma şampiyonasında anlama oranı da ölçülüyor mu?

· Hızlı okuma şampiyonasında kişinin anlama oranı ve okuma hızı nasıl hesaba katılıyor?

Bu makalede temel olarak bu soruların cevabı üzerinde duracağız. Ancak makalenin sizi sıkmaması için bu soruların cevabını verirken, Türkiye Hızlı Okuma Şampiyonasında derece alarak şampiyon olan iki okurumuzun gelişimini de sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Bu şampiyonlar;

1-) Cahit Şimşek – 2008 Yılı Türkiye Hızlı Okuma Şampiyonu (Bkz: www.memoriad.com.tr)

2-) Gül Atay – 2007 Yılı Türkiye Hızlı Okuma Şampiyonu (Bkz: www.memoriad.com.tr)

GÜL ATAY 2007 YILI TÜRKİYE HIZLI OKUMA ŞAMPİYONU

CAHİT ŞİMŞEK 2008 YILI TÜRKİYE HIZLI OKUMA ŞAMPİYONU

Tesadüfen her iki yarışmacının da Mega Hafıza'nın Mega Hızlı Okuma seminerlerine katılmış olması bana onların nasıl şampiyon olduklarını ve nasıl bir gelişme gösterdiklerini sizlerle paylaşma imkanı vermiş oldu. Şüphesiz onların gelişme hikayeleri, hızlı okuma ve anlama konusunda tereddütleri olan binlerce kişiye ilham verecek nitelikte.

Ayrıca aşağıda benim için enteresan olan bir hızlı okuma şampiyonundan da kısaca bahsedeceğim. Bu şampiyon da Türkiye'de üniversite öğrencisi olan;

3-) Khatanbaatar Khandsuren – 2008 Yılı Türkiye Hızlı Okuma İkincisi

Hızlı okuma kesinlikle doğuştan gelen ve kişiye özgü olan bir yetenek değil. Belli teknikler kullanılarak zaman içinde geliştirilen zihinsel bir beceri. Yani herkes bu belli teknikleri kullanarak hızlı okuyabilir. Bu anlamda herkes hızlı okuma

şampiyonu da olabilir. Kim daha fazla bu konuya eğilir ve daha fazla çalışırsa, diğer hızlı okuyanlardan şüphesiz daha iyi olacaktır.

İsterseniz 2007 ve 2008 yıllarında Türkiye Hızlı Okuma Şampiyonu olan Cahit Şimşek'in ve 2007 yılında şampiyon olan Gül Atay'ın doğuştan hızlı okuma yeteneğine sahip olup olmadıklarına bir bakalım. Öncelikle her iki yarışmacının da çok azimli kişiliklere sahip olduğunu vurgulamalıyım. Bunu nereden mi biliyorum?

Cahit Şimşek Nevşehir'de ikamet etmesine rağmen benim Ankara'daki "Mega Hızlı Okuma" eğitimlerime seminer günlerinde otobüsle gidip geliyordu. Üç saat süren bir eğitim için belki de 10 saatten fazla yol katediyordu.

Gül Atay'ın da durumu farklı değildi. O da Nazilli, Aydın'da oturmasına rağmen İzmir'de düzenlediğimiz ve sadece hafta sonları olan "Mega Hızlı Okuma" eğitimime altı hafta sonu Nazilli'den otobüsle gidip gelmişti.

Gül Atay ve Cahit Şimşek gibi kendi gelişimine ve eğitimine yatırım yapan insanları takdir ettiğimi burada ifade etmeliyim. Yıllar önce ben de onlar gibi kendi eğitimime ve gelişimime yatırımlar yaparak başlamıştım. Şimdi onlarda kendimi görüyorum.

Hem Cahit Şimşek, hem de Gül Atay çok okuyan kişilerdi. Ancak daha hızlı okumak ve aynı süre içinde bir kitap yerine, en az iki, hatta üç kitap okumak istiyorlardı. Ancak kendi kişisel gayretleriyle ve çok sayıda okudukları hızlı okuma kitaplarıyla bunu başaramamışlardı. Sonunda her ikisi de kalkıp bulundukları şehirlerden otobüslerle Ankara'daki ve İzmir'deki Mega Hızlı Okuma programlarımıza katılmakla işe başladılar. Teknikleri öğrendiler, uyguladılar, çalıştılar ve şampiyon oldular.

Hem Cahit Şimşek, hem de Gül Atay çok kitap okumalarına ve hızlı okuma kitaplarıyla bu işi başarma gayretlerine rağmen Mega Hızlı Okuma programımıza geldiklerinde dakikada sadece 300 kelime civarında okuma yapabiliyorlardı. Bu okuma hızının Türkiye ortalamasındaki yerini www.MegaHizliOkuma.com web sitesinde görebilirsiniz. Ayrıca bu okuma hızlarında Cahit Şimşek'in anlama oranı % 73, Gül Atay'ın anlama oranı ise % 67 civarındaydı.

Her iki şampiyonun da Mega Hızlı Okuma eğitiminde okuma hızı ve anlama oranı konusunda gösterdikleri gelişme grafiklerini aşağıda inceleyebilirsiniz;

Grafiklerden de anlaşılacağı üzere, Cahit Şimşek okuma hızını 300'den dakikada 997 kelimeye yükseltirken, başlangıçtaki % 73'lük anlama oranını da % 80'lere çıkartmıştır. Gül Atay'da da benzer bir durum var. Gül Atay da okuma hızını 300'lerden dakikada 873 kelimeye yükseltirken, başlangıçtaki % 67'lik anlama oranını da % 87'lere çıkartmıştır. Bu grafikler aslında şunu da gösteriyor; Hızlı okuma kesinlikle anlama oranını düşürmemektedir.

Bildiğiniz gibi hukuk fakültesi gibi bazı branşlarda hem öğrenciyken, hem de mezun olduktan sonra sürekli çok okumak gerekiyor. Hızlı okumayı öğrenmedikçe bu branşlardaki kişilerin maalesef okumaktan kendilerine ayıracak dinlenme zamanları bile kalmıyor.

Khatanbaatar Khandsuren işte böyle bir öğrenciydi benimle karşılaştığında. Mega Hafıza'ya geldiğinde tesadüfen karşılaşmıştık. Kendisi Türkiye'de Gazi Üniversitesi hukuk fakültesinde okuyan yabancı bir öğrenciydi. Bana hızlı okumak istediğini, hızlı okumayla ilgili çok sayıda kitap okuduğu halde bir türlü hızlı okumayı başaramadığını söyledi. Son olarak Mega Hafıza'ya geldiğini, ancak "Mega Hızlı Okuma" adlı seti alıp kendi kendine çalışmakla, bizzat benim verdiğim "Mega Hızlı Okuma" seminerime katılmak arasında tereddüt ettiğini söylemişti. Çünkü seminer pahalıydı. Set ise eğitimden çok daha uygun bir fiyattaydı.

Araba kullanma videosu izleyerek araba sürmeyi, piyano çalma kitabı okuyarak piyano çalmayı öğrenemezsiniz.

Melik DUYAR

Ben de kendisine "Mega Hızlı Okuma" setine kendi kendine çalışmakla, "Mega Hızlı Okuma" eğitimine bizzat katılmak arasında hiçbir farkın olmadığını söyledim. "Mega Hızlı Okuma" setinin sanki ben karşısındaymışım ve ona özel ders veriyormuşum gibi hazırlandığını ifade ettim. Kendi kendine çalışma disiplinine sahipse aynı sonucu elde edeceğini belirttim. Mega Hızlı Okuma eğitiminin daha pahalı olmasının bizzat benim zamanımı alması olduğunu, ve hatta eğitimde aynı setin grup çalışması şeklinde takipten başka birşey olmadığını söyledim. Khatanbaatar seti aldı ve gitti. Bir daha kendisini görmedim. Daha sonra ismini hızlı okuma yarışmasına katılmak için müracaat edenler arasında gördüm. Ana dili Türkçe olmadığı için kendisine pek şans vermediğimi ifade etmeliyim. Mega Hızlı Okuma setiyle hızlı okumayı öğrenebilirdi. Ancak ana dili olmayan bir konuda, ana diliyle okuyan yarışmacılarla yarışması onun kazanma şansını azaltıyordu. Kendisini cesareti için buradan tebrik etmeliyim.

Sonuç bir başarıydı. Ana dili Türkçe olmayan Moğolistanlı Khatanbaatar Khandsuren Türkçe bir metin üzerinde yarışarak 2008 Yılı Türkiye Hızlı Okuma ikincisi oldu.

Bu arada 2008 yılı hızlı okuma üçüncüsü Mustafa Cumhur Kafes'i de es geçmemeliyiz. Çünkü 2008 yılında ilk üç sırayı alan yarışmacıların her üçünün de anlama oranları aynı. Aşağıdaki tabloyu dikkatle incelerseniz hızlı okuma üçüncüsü olan Mustafa Cumhur Kafes ile

14 Eylül 2008 Pazar

Yolsuzluk ve Yoksulluk- Prof. Dr. İlyas Yılmazer

Yolsuzluk ve Yoksulluk –
Tuncay Mollaveisoğlu’nun eşsiz programı, halktan saklanan gerçekleri gözler önüne sermeye, birbirinden kaliteli konuklarıyla devam ediyor: Bu hafta Enerji üzerine oynanan oyunları büyük savaşçı kişilik, değerli bilimadamı İlyas Yılmazer’in ağzından dinlerken, bazı konuları not alıp bloguma aktarmayı görev bildim. Çünkü medya her şeyi gizliyor. Çünkü basın susturulmuş, korkutulmuş, satın alınmış. Yılmazer’in tüm kanallara ve gazetelere başvuruda bulunup sadece Kanaltürk’te kendini ifade etme olanağını bulması önemli bir kanıt. Özet olarak konulara geçersek ortaya serilen gerçekler şunlar: -- Elektriğimizin % 72’sini dışarıdan alıyoruz. Hem de doğalgazdan dönüştürülen elektriği alıyoruz ki, daha pahalı ve bağımlı olduğumuz ülkeler açısından da oldukça riskli. – Oysa ki, bilimadamlarının araştırmasına göre yenilenebilir enerji kaynağı açısından Anadolu dünyada birinci konumda. Suyumuzun 4’te 3’ü boşa akıyor, Kömürümüzün 3/2’si toprağın altında yatıyor, tasarruf tedbirlerimiz sıfıra yakın ve en önemlisi, rüzgar enerjisi açısından cennet olan ülkemizde bu konuda yatırımlar göstermelik. – Neden mi? Çünkü AB bize 70 MW rüzgar enerjisi kullanma izni verdi reformlar baabında. Derneklerin, Sivil kuruluşların yıllar süren çabası sonucunda, bu kota kaldırıldığı anda, 78 GW’lık Rüzgar Gülü izin başvurusu yapıldı. Aradaki farkı siz hesaplayın. Ayrıca izin başvurusu yapılan yerler Anadolu’daki kaynakların yarısını bile bulmuyor. Yani, sadece yirmi yılda maliyeti 100 kat düşen ama verimi 500 kat artan Rüzgar Gülleri’ni kullanarak Türkiye’nin tüm enerji açmazını kolayca çözmek mümkün. Hatta belki dışarıya da satmak. Çünkü şu anda kullanılan enerji miktarımız sadece 35 GW. – Peki tüm bu oyunlar niye oynanıyor? 11’incinin bir gün bile bekletmeden imzaladığı Nükleer yasa geçirilerek Amerika’nın tüm radyoaktif çöpünü Türkiye topraklarına yığmak için olmasın. 1978’den beri tek bir santral açılmayan ABD’nin elinde kapatamadığı nükleer santralları ve gömmeyi başaramadığı tonlarca nükleer atığı var. Bunu yazan da bir Amerikan dergisi. Çıkarılan yasanın tamamen çeviri olduğunun ortaya çıkması da ayrı bir komedi konusu. Ancak sömürgelerde görülebilecek bir saçmalık. – Medya ve Hükümet’in bir aldatmacası da birbiriyle hiçbir alakası olmayan nükleer enerjiyle nükleer santralleri aynı şeymiş gibi göstermesi. Programda değerli hocamız, yıllarca; büyük bir doğa katliamcısı olan ve ovaları kupkuru topraklara dönüştüren barajlara nasıl karşı koyduğunu, 4 milyar dolara malolan bu bir başka rant kapısının karşısına, yüzyıllardır kullanılmış yatay kuyu sistemiyle 4.5 milyon dolara sonsuza kadar su sorununu çözecek önlemler koymasına rağmen, iktidarların nasıl da hem paramızın hem de topraklarımızın dış güçlere peşkeş çekildiğini mükemmel bir şekilde açıkladı. Uzun bir konu olduğu için İlyas Yılmazer’in kitabını almanızı ve yıllardır her türlü baskıya direnerek köylüsünü, doğasını, tarım topraklarını büyük bir yağmaya karşı korumak için mücadele veren büyük bir savaşçıyı okumanızı , ayrıca bu gerçekleri herkesle paylaşmanızı diliyorum.Eylül ayında bloga giren diğer Yolsuzluk ve Yoksulluk yazısını okumak için tıklayın.25 Aralık 2007 tarihinde giren yeni İlyas Yılmazer yazısını okumak için tıklayın.Suyu Özelleştirme adı altında Türkiye’nin barajları, akarsuları, göllerinin yabancıya peşkeş çekileceği, böylece kendini sübvanse etmekte zorluk çeken, denetimsiz ithalatın altında ezilen tarımın bir de su ücretlendirilince çökeceği, yeni bir göç dalgasının başlayacağı konulardan sadece biriydi. Maden aramak için ruhsat alan yabancılara o toprakların satıldığı (üst arazi satılmadan maden tetkikine izin verilmiyor), şimdiden 150 bin kilometre karelik alanın, yani Türkiye’nin beşte birinin dış ülkelere pazarlandığı ve bu satışın son hızla süreceği varsayılırsa yakında ülkemizin yabancıların eline geçeceği; barajlar ve yanlış sulamayla Fırat ve Dicle, yani Yahudiler için kutsal sayılan toprakların kuraklığa mahkum edildiği, amacın o bölgelerin tarımdan arındırılarak boşaltılması ve maden aramaya elverişili hale getirilip satışa açılması olduğu da konuşuldu. Enerjide olduğu gibi özelleştirilen barajlarda da yabancı şirketlerin su alım garantisiyle geldiği ve satılsın satılmasın yıllık belli bir ödemeyi ceplerine indireceği (sadece kendileri değil tabi, hükümete yakın isimlerden oluşan Türk ortaklarıyla birlikte) gibi akıl almaz gerçeklere de değinildi. Bu arada diğer kanallarda neler mi konuşuldu? Yok Cumhurbaşkanımız Başbakanımıza iade-i ziyarette bulunmuş, yok piyasalar umut veriyormuş, yok yeni anayasa özlem duyduğumuz sivil demokrasiyi sonunda ülkemize getirecekmiş. Yani bir sürü safsata masaya yatırılırken tek istenen gerçeklerden mümkün olduğunca uzak durmaktı. Aman piyasalara bir şey olmasın, Türkiye bitse de önemli değil http://cagandikenelli.blogspot.com/2007/12/yolsuzluk-ve-yoksulluk-prof-dr-ilyas.html

7 Eylül 2008 Pazar

2008–2009 EĞİTİM ÖĞRETİM YILINIZ HAYIRLI OLSUN

.

Alman İktisatçı Prof. Dr. NEUMARK Diyor ki: Devlet ve maliye, devamlı mücadele içindedir.Ya maliye devleti ya da devlet maliyeyi emrine alır.Yarınlarda sizler gençlerimiz, maliye konularında söz sahibi olacaksınız.Dikkat ediniz,devleti maliyenin emrine sokmayınız. Her zaman maliye devletin emrinde olsun. Devletin maliyenin emrine girmesinin anlamı şudur: Devlet, görevlerini yapabilmesi için gerekli geliri elde edemez; vergiyi toplayamaz;borçlanarak görevini yapmak zorunda kalır.Bu durumda devlet yakasını maliyeye kaptırmış olur. Maliyenin devleti emrine alması nedir? Devlete kim para veriyor ise, para verenin emrine girer. İçeride huzursuzluklar başlar.Dış güçler böyle devleti sömürge devleti olarak görür.. 1947 yılında ders esnasında söylenmıştır.

Devlet maliyenin esaretinden nasıl kurtulacak?

Olağanüstü hal ilan edecek, ürettiği ile yetinecek, borç alarak tüketmeyecek; böylece dış ticaret bilançosu artı verecektir.

Osmanlı’nın son döneminde, maliyenin devleti emrine alması, Osmanlı devletinin çöküş sebeplerin başında yer alır.

Siz bugünün gençleri bu ekonomik olayları iyi analiz edin gelecekte devletin kadrolarını siz temsil edeceksiniz.

2008–2009 Eğitim Öğretim yılınız hayırlı olsun. Hepinizin başarılı mutlu bir yıl geçirmenizi dilerim.