8 Aralık 2009 Salı

DERSİM İSYANI

Konu: Dersim'de ne oldu Atatürk ne yaptı? (2) > > Kürtçülerin ve Fethullahçıların yalanlarını belgelerle çürütüyoruz! > > > Varan 1: İsyanın lideri Seyit Rıza bir tarikat şeyhi ve aşiret reisiydi > > Kendisine solcuyum, ilericiyim, sosyalistim diyen bir insanın Dersim isyanını savunması kadar komik bir şey olamaz. Çünkü Dersim isyanı kesinlikle bir halk hareketi ya da ilerici bir ayaklanma değildir. > > İsyanın lideri Seyit Rıza, Dersimli bir aşiret reisidir. Ve Atatürk Dersim’deki aşiret yapısını ortadan kaldırmak istediği için ayaklanmıştır. Seyit de zaten bir isim değil, Peygamber soyundan gelen Şeyh anlamında yerel bir dini ünvandır! Anlayacağınız, Dersim isyanı, bir derebeyinin, bir dini liderin, bir tarikat şeyhinin, bir aşiret reisinin Atatürk Cumhuriyeti’ne karşı ayaklanmasından başka bir şey değildir. Bu anlamda Menemen ayaklanmasından hiçbir farkı yoktur. > > > Varan 2: İsyancılar Fransız işbirlikçisiydi > > Bütün diğer Kürt isyanları gibi Dersim isyanı da emperyalistlerin kışkırtma ve desteğiyle başlamıştır. Nasıl Şeyh Sait isyanı Musul-Kerkük meselesinin görüşüldüğü bir dönemde İngilizler için bir koz olduysa, Dersim isyanı da Hatay meselesinin tartışıldığı bir dö nemde Fransızlar tarafından kullanılmıştır. Nitekim, isyancıların üzerinden Fransız ordusuna ait silahlar çıkmıştır. Elebaşlarından Nuri Dersimi de, isyan bastırılınca Fransız mandası altındaki Suriye’ye kaçmış ve Fransız Hükümeti’nin koruması altında yaşamıştır. Bugün “Dersim’de katliam yaşandı” yalanlarının da AB koruması altındaki sempozyumlarda dile getirilmesi bu nedenle bir tesadüf değilir. > > > Varan 3: Seyit Rıza İngiltere’den destek istedi > > > Dersim isyanının lideri Seyit Rıza’nın isyan sırasında İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği 30 Temmuz 1937 tarihli şu mektup Kürt isyanlarının işbirlikçi karakterinin en açık delillerinden birisidir: > > “Büyük Britanya Dışişleri Bakanlığına, > > Yıllardır, Türk Hükümeti Kürt halkını asimile etmeye çalışıyor ve bu amaçla halkı eziyor, Kürtçe yayınları ve gazeteleri yasaklıyor, anadilini konuşan insanlara işkence ediyor ve sistematik olarak insanları Kürdistan’ın bereketli topraklarından söküp Anadolu’nun çorak bölgelerine göçe zorluyor ve birçoğu oralarda telef oluyor. Türk Hükümeti son olarak, hükümetle yapılan anlaşma gereği, bu işkencelerin dışında tutulan Dersim’e de girmeye çalıştı. Bu olay karşısında Kürtler, uzak sürgün yollarında yok olmaktansa, 1930’da Ağrı Dağında, Zilan vadisinde ve Beyazıt’ta yaptıkları gibi, kendilerini savunmak üzere silaha sarıldılar. Üç aydan beri ülkemi, acımasız bir savaş kırıp geçiriyor. Savaş araçları bakımından eşitsizliğe rağmen ve bombardıman uçaklarının yangın bombaları, zehirli gaz bombaları atmalarına rağmen, ben ve arkadaşlarım Türk ordusunu başarısızlığa uğrattık. Direncimiz karşısında Türk uçakları köyleri bombalıyor, ateşe veriyor, savunmasız kadın ve çocukları öldürüyor ve böylelikle Türk Hükümeti, başarısızlığının intikamını tüm Kürdistan’da işkence yaparak almak istiyor. Hapisler, ağzına kadar masum Kürtlerle doludur. Aydınlar kurşuna diziliyor, asılıyor veya Türkiye’nin ücra köşelerine sürgüne gönderiliyor. Ülkelerinde bulunan 3 milyon Kürt, barış içinde yaşamak, özgür, kendi ırkını, dilini, geleceğini, kültürünü ve uygarlığını korumak istiyor; benim sesimle ekselanslarınızdan maruz bulunduğu zulüm ve adaletsizliğe son vermek için, Kürt halkını hükümetinizin yüksek ahlakî etkisinden yararlandırmanızı diliyor. Sayın Bakan, en derin saygılarımızı sunmaktan onur duyarım. > > Seyit Rıza Dersim Başkomutanı” > > > Varan 4: Türk komünistleri ve Komünist Enternasyonal de isyana karşı çıktı > > O dönem Türkiye Komünist Partisi de Komünist Enternasyonal de Dersim isyanının feodal ve gerici bir ayaklanma olduğunu tespit etmişti: > > “İki ayı aşkındır Ankara Hükümeti, Dersim bölgesindeki Kürt aşiretlerinin yeni bir gerici ayaklanmasını bastırmakla uğraşıyor. Feodal unsurlar, Kemalist Parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır. Dersim, Türkiye'nin ulusal ekonomisinin dışında kalmaktaydı. Öyle ki başka bir vilayetten hiçbir tüccar, Dersim'de iş yapmayı göze alamazdı. Devletin Dersim'de askerlik yükümlülüğünü gerçekleştirmesi ve yasal vergileri toplaması, bugüne kadar mümkün olmamıştır. Dersim’in hakim tabakaları, yürürlükteki yasalara rağmen, kendi yasa dışı ayrıcalıklarını koruyabilmişlerdir. (...) Amacı, göçebeliğe son verme ve aşiret reisleriyle (şeyhler, beyler, ağalar ve seyyitler) onların kiralık adamlarını Batı Anadolu’nun modernleşmiş vilayetlerine sürme hedefini güden bir reform planını zorla uygulamaktı. Bugün, Kemalist hükümetin enerjik reformları yüzünden kendi iktidarlarını tehdit altında hisseden feodal unsurların ümitsiz direnişiyle karşı karşıya bulunuyoruz. İsyanın arefesinde Tapu Kadastro İdaresi, feodal aşiret reislerinin elinde bulunan halka ait malların incelenmesi ve saptanmasına ilişkin hükümet önlemlerini uygulamaya başlamıştı. Bu durumda feodalizm, kendi yasadışı egemenliğinin iktisadi temellerini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu hissetti. İşte, özellikle bu önlem, isyana yol açan neden olmuştur.” > > Komintern, 1925’teki Şeyh Sait isyanına da şu gerekçelerle karşı çıkmıştı: “Mustafa Kemal, genel olarak ulusal kurtuluş hareketini temsil etmekte ve Türkiye'nin demokratlaşması ve feodal kalıntılar ile Müslüman din adamlarının etkisinden kurtarılması için çalışmaktadır. Kemal’e karşı, ilk olarak emperyalizm, ikinci olarak feodal ağalar, üçüncü olarak din adamları ve dördüncü olarak liman şehirlerinin yabancı sermayeye bağlı ticaret burjuvazisi mücadele etmektedir.” > > > Varan 5: İsyan Atatürk’ün baskıları değil > > Atatürk döneminde yapılan köprü ve yollar yüzünden çıktı > > > Dersim isyanı iddia edildiği gibi Atatürk Cumhuriyeti’nin Kürtlere yönelik baskıları yüzünden başlamamıştır. Halka baskı yapmak bir yana, Atatürk, Dersim’deki aşiret yapısını dağıtarak Tunceli halkını özgürleştirmek için büyük çaba göstermekteydi. Şehrin ismi bu yüzden Osmanlı dönemini çağrıştıran Dersim bırakılarak Tunceli olarak değiştirilmişti. Bu nedenle bugün Tunceli ismine tahammül edemeyenlerin, Atatürk’ün Şapka Devrimine karşı çıkanlardan hiçbir farkı yoktur. Çünkü Dersim ismi isyanın değil, halk üzerindeki feodal baskının simgesidir. Tunceli ise o derebeylik baskısını kaldırmak isteyen Atatürk devrimciliğini simgeler. > > Ancak çıkarları zedelenen aşiretler ve “seyit” denilen din adamları Atatürkçü devrimlere karşı çıktılar. Menemen’de yaşanan gerici isyanın bir benzeri böylece Dersim’de başlamış oldu. İsyancıların ilk hedefi de devletin binbir zorluk ve masrafla yaptığı köprüler oldu. Munzur etrafındaki iki dağlık bölgeyi birbirine bağlayan Harçik Köprüsü ilk hedefti. Gericiler, “medeniyet”in bir örneği sayılan köprüye bile tahammül edememişti!Bu yazı şu Siteden alınmıştır:http://www.turksolu.org/sehit/secmedersim1.htm

29 Kasım 2009 Pazar

Dünya bu kehanetleri konuşuyor

O bir kahin.. Bulgaristan’ın bir köyünde yaşayıp orada öldü. Vangelia Gushterova ya da kısaca Vanga Sovyetler'in çöküşünü bildi. Prenses Diana'nın ölümünü de.. 11 Eylül saldırısını ise 10 sene önce söyledi. Kör ve yaşlı bir kadın olan Vanga'nın ölmeden önceki kehanetleri ise akıl dışı... İşte o kehanetler 1- 2008- Endonezya’da çekişme yaşanacak. 4 ülkenin 4 devlet başkanına suikast girişiminde bulunulacak 2- 2010- 3.Dünya Savaşı… Kasım-2010'da başlayacak ve Ekim-2014'te bitecek. Nükleer ve kimyasal silahlar kullanılacak 3- 2011- Kuzey Yarımküreye Radyoaktif serpinti olacak. Hayvanlar ve bitkiler sağ kalmayacak. Müslümanlar, hala hayatta kalmış olan Avrupalılara karşı kimyasal savaş başlatacaklar. 4-2014- Kimyasal savaşın bitmesiyle dünyadaki insanlarının çoğu deri kanseri olacaklar veya deriye bağlı hastalıkları olacak. 5-2016-Avrupa neredeyse boş. Nufüs gittikçe azalıyor… 6-2018-Çin, Yeni Dünya Gücü olacak 7-2023-Dünya’nın yörüngesi hafifçe değişecek. 8-2025-Avrupa hala biraz yerleşim alanı. 9-2028-Yeni enerji kaynağı geliştirilecek. (Muhtemelen termonükleer reaksiyon kontrolü) Açlık problem olmaktan çıkacak.Venus’e pilotlu uzay yolculuğu uygulanacak. 10-2033-Kutup buzları eriyecek. Dünya okyanus seviyesi yükselecek 11-2043 - Müslüman bir devlet yeniden Avrupa'nın tek hükümdarı olacak 12-2046-Yapay organlar üretilecek. Vücut organı değişimi, gözde tedavi yöntemi olacak. 13-2066- Müslümanların elinde olan Roma’ya saldırı sırasında, ABD iklim değişikliği yapan yeni silahını kullanacak.(Ani donma) 14-2076- Sınıf ayrımı kalkacak. Tüm dünyada Komünizm hakim olacak! Bu bilgiler: http://haber.mynet.com/ adresinden alınmıştır.

20 Kasım 2009 Cuma

DAĞ YEMİŞİ

Fundagiller familyasındandır. Diğer adları Ayı yemişi, Dağ yemişi, Dağ çileği, Hoca yemiş, Davulga, Yağma. 3-6 metre boylarında, kışın yapraklarını dökmeyen, sonbaharda yeşilimsi ve beyaz çiçekler açan, çalı görünümünde bir ağaççıktır. Sonbaharda olgunlaşanca turunculaşan, 1-2 cm çapındaki küremsi meyveleri çiğ olarak yenir, ezmesi yapılır. 4.5-8 cm uzunluk ve 2-3.5 cm genişlikteki yaprakların üst yüzü koyu, alt yüzü açık yeşildir, kenarları keskin testere dişli, uçları sivridir. Eylül-aralık aylarında salkımlar halinde beyaz ve açık pembe çansı çiçekler açar. Bunların yerlerinden çıkan 1-2 cm çapındaki, saplı, küremsi, pütürlü meyveler Önceleri yeşilken sonbaharda kırmızı, bazen de turuncu renge dönüşürler. Bitkinin kömür yapımına uygun, sert, ağır bir odunu vardır. Gövde kabuğu da deri tabaklamada kullanılır. Bir Akdeniz bitkisidir, maki topluluğunun elemanlarındandır. Ege, Marmara ve Batı Karadeniz bölgelerimizde bulunur. Gövde ve dal kabukları koyu kahverengi ve kırmızı renktedir. Yapraklar tanen, arbutin, metilarbutin, fenol türevleri; mayhoş meyveler şeker ve C vitamini içerir. Bitkinin yapraklan kurutulup, ishal giderici, mikrop öldürücü olarak, idrar yollan hastalıklarında kullanılır. Bunun için 10-20 gram kuru yaprak üzerine 1 litre (5 bardak) kaynar su dökülüp, 10 dakika demlendirildikten sonra günde üç kez birer bardak içilir. Yüksek miktarda C vitamini taşıyan meyvelerin de ishal ve öksürük

5 Kasım 2009 Perşembe

http://www.kendinyapsitesi.com/

Yukarıdaki siteden alınmıştır.Çok güzel olmuş ,bu site adresinde her türlü icatlar vardır.Bu güzel hizmetten dolayı emeği geçenlere teşekkür ederiz

29 Ekim 2009 Perşembe

ÖLÜMSÜZLÜK ARTIK GERÇEK OLDU

ABD'de yaşayan Ukraynalı tıp profesörü Konstantin Rasin'in, kendi geliştirdiği atom çekirdeği yapımı teorisi ile insanın ölümsüzlüğünün önünü açtığı öne sürüldü.Ukrayna'daki 'UNİAN Ajansı' Ukraynalı bilim adamının biyosibernetik alanındaki çalışmasının, beynin fonksiyonlarını yitiren parçalarının yerine protez yerleştirilmesine imkan tanıdığına ilişkin iddiayı yayınladı. Prof. Rasin, "Biyosibernetik alanındaki son teknoloji sayesinde, çok yakında beynin farklı parçalarının yerlerine protez takılabilecek" iddiasında bulunurken ölen insanların kişiliklerinin kopyalanmasını sağlayacak sensörlerin yapımının da mümkün olduğunu savundu. Prof.Dr. Konstantin Rasin "Artık kimse buna fantezi ya da masal gözüyle bakmıyor. Bu, gerçek" diye konuştu.

28 Ekim 2009 Çarşamba

Bir kadının Dev bir Yılana Denizde Sarılarak Yaşama Tutundu

Güneydoğu Asya?yı vuran deprem ve tsunami felaketinden en çok etkilenen bölgeler arasında yer alan Endonezya?nın Aceh bölgesinde bir kadının dev bir yılana sarılarak mucizevi şekilde dalgalar tarafından yutulmaktan kurtulduğu ortaya çıktı. Aceh?te kiralık çadırda kalan 26 yaşındaki Riza, Aceh?te yaşadığı korku dolu saatleri Antara Haber Ajansı?na anlattı. Riza?nın ifadelerine göre genç kadın pazar sabahı çadırında yatarken birden deniz suyu ile çamur, kaya ve kütük yığınlarının bulundukları bölgeyi bastığını farketti. Akıntı Riza ve arkadaşlarını sürüklemeye başlarken genç kadın komşusu ve ikiz kızlarını fark etti. Yüzerek kızların yardımına koşan Riza, yaralı kadının ?Lütfen çocuklarımı kurtar? diye bağırdığını duydu. İkizleri sırtına alan genç kadın hayatta kalmak için dalgalarla boğuştuğu sırada telefon direği uzunluğunda bir piton gördü. ?Çok garip, ama o anda hiç korkmadım? diyen Endonezyalı kadın sırtında ikizler olduğu halde hiç teraddüt etmeden akıntı içinde süzülen dev yılana sarıldı. İçgüdüleriyle yolu bulan piton, Riza ve iki çocuğu su seviyesinin 1 metre kadar olduğu yere kadar götürdü. Halen Bandar Blan Bintang bölgesinde bir sığınma kampında kalan Riza, ?Tanrıya şükürler olsun. O trajediyi asla unutmayacağım? dedi

14 Ekim 2009 Çarşamba

Sorun Çözme Kabiliyeti" Niçin Önemli?

Önce birkaç tanım! Bu yazının amaçları açısından, bir birey, kurum, kesim ya da bunlardan oluşan toplumun Sorun Çözme Kabiliyeti (SÇK), "karşılaşabilecekleri sorunlarla başa çıkabilme düzeyi" olarak kullanılmaktadır. Bir diğer tanım ise, "sınırlı kaynakların doğru önceliklere tahsis edilip, onların uygun sorun çözme araçları ile kullanılabilmesi" olabilir. Mutlak bir SÇK'nden söz edilemeyeceği; ancak bir diğer birey, kurum, kesim ya da topluma göre SÇK'nin söz konusu olabileceğine de işaret edilmelidir. SÇK'nin doğrudan ölçülendirilebilmesi yerine ancak bir istatistiki kararlılıktan söz edilebilir. Örneğin bir kurum karşılaştığı sorunlarla başetmekte -istatistiksel olarak anlamlı sayılabilecek bir tekrarlılıkta- yetersiz kalıyor, bir diğer kurum daha az yetersizlikle karşılaşıyorsa ilk kurumun SÇK düşüktür denilebilir. Bu açıklamanın ışığı altında SÇK yetmezliği içinse şu basit tanım yapılabilir: "Bir toplumun karşılaştığı sorunlar karşısında, karşılaştırılabilir toplumlara göre, sürekli denilebilecek şekilde daha fazla zarar görmesi hali". Bu açıklamalar içinde sıkça kullanılan "sorun" terimi ise, "istenmedik bir durum ya da istendik bir durumun karşısındaki engeller" ya da akademik bir tanımla "mevcut durum ile istendik bir durum arasındaki farklılık" olarak anlaşılmalıdır. Ve nihayet "sorun çözme" deyimiyle, "bir sorunun yol açtığı rahatsızlığın, daha katlanılabilir bir düzeye -tamamen yok etmek de dahil- indirilmesi" kastediliyor. Toplumlar arasında SÇK farkı var mı? Doğrudan ölçülemeyen, ancak birden fazla öğenin[1] karşılaştırılmasıyla ifade edilebilen SÇK (ya da yetmezliği) bu öğelerin tümü birbirine eşit olamayacağına göre, toplumdan topluma değişik olacaktır. Bu beklendik bir durumdur, ama esas sorulması gereken, bu farklılıkların o topluluklar açısından ne anlama geldiğidir. SÇK yetmezlikleri "gelişmişlik-az gelişmişlik" boyutunda farklılıklar mıdır, yoksa "derin, geri döndürülemez" sonuçları olabilecek esaslı farklar mıdır? Bu konuda 15 yıldır çalışan bir vakfın[2] çalışmaları sırasında, SÇK yetmezliğine yaklaşımlar açısından şu kümelenmeler belirginleşmiştir: o "Herkes ne kadar çözüyorsa biz de o kadar sorun çözebiliyoruz; farklılıklar olabilir ama bunun önemli bir sonucu yoktur" kümesi (~ % birkaç), o "Belki bu da bir sorundur, ama zaten o kadar çok ve önemli sorun var ki" kümesi (~ % 95), o "Bu bir toplumun en temel sorunudur, bunu dikkate almayan toplumlar sürekli olarak hayaletlerle boğuşurlar; bu gerçeğin farkında olanlarca sömürüe sömürüle yok olur giderler" kümesi (~ % birkaç). Sömürü: En yaygın refah sağlama yolu! Ahlaki öğretiler, iktisat kitapları, filozoflar ne söylerse söylesin, insanlık tarihi -giderek artan ölçüde- bir sömürü tarihidir. Antik çağlarda küçük ölçekli ve -bugünlere göre- masum sayılabilecek düzeyli, sadece insan emeği çevresinde uygulanan sömürüler, giderek bilim-teknoloji ve askerlik mesleğinin de desteğini arkasına alarak artık sadece insana değil onun tüm yaşam çevrelerini de kuşatacak genişlik ve karmaşıklık düzeyine erişmiştir. Sömürüyü önlemek üzere geliştirilmiş tüm önlemler vicdani bir rahatlama etkisi dışında maalesef anlamlı bir etkiye sahip olamamış, sadece o önlemlerin çevresindeki cılız örgütlenmelere yol açmış; hatta, kök sorunların anlaşılmasını perdelediği için -niyet o olmasa da- sömürünün gelişmesine katkıda bulunmuştur. Bunun bir nedeni, özellikle de sömürü ölçeği bireyselden toplumsala doğru büyüdükçe, kullanılabilecek araçların çeşitlenmesi ve çeşitli yollarla perdelenebilmesidir. Denilebilir ki bir toplumun sömürülmesi, bireyin sömürülmesinden çok daha kolaydır. Diplomasi, askeri güç, istihbarat servisleri, medya gibi araçlar, çeşitlenmenin ancak bir bölümüdür. Bir diğer -ve daha geçerli- nedeni, tüm insan ve insan topluluklarının, aralarındaki tüm farklılıkları bir yana bırakarak "refaha erişme" konusundaki uzlaşısını gerçekleştirebilecek en "verimli" aracın toplumların birbirlerini sömürmesi oluşudur. Dünya yüzündeki tüm resmi ve gayrı resmi savaşlar bir uzlaşmazlığın değil, sömürü çevresindeki derin uzlaşının sonucudur. Uzlaşmazlık sadece kimin ne kadar pay alacağı ile ilgilidir. Bu durumun evrensel ahlak, hak, hukuk ve değerler karşısındaki kabul edilemezliği, katı gerçeği değiştirmemektedir. Yarınlarda da böyle mi sürer, insanlık durup dururken birdenbire uzaydan gelenlerce yola getirilir mi, yoksa mehdi çıkar gelir her şeyi düzeltir mi bilinmez ama binlerce yıldır durum budur. Ama bunun için sömürüleceklere ihtiyaç var! Sömürenler ancak sömürülebilenler var olduğunca var olabilirler; yoksa da yaratılmalıdırlar. Ayrıca, her toplum -uygun araçlar kullanılabilirse- belirli ölçülerde sömürülebilir. "Sömürülebilenler" kimlerdir? Bir topluma onlarca ayrı kaynaktan olşmuş bir "kaynaklar topluluğu" olarak da bakılabilir. Başta insan kaynakları olmak üzere, su kaynakları, enerji kaynakları, maden kaynakları, coğrafi konum kaynakları, toprak kaynakları, orman kaynakları ve daha nicesi. Her kaynağın yönetimi -başlangıçtaki "sorun tanımı" nedeniyle potansiyel birer sorun kaynağıdır. İşte aranan da budur! Bu kaynakların yönetimlerindeki "sorun"lar açısından Sorun Çözme Kabiliyeti yetmezlikleri, aranılan "sömürülmeye açıklık" alanlarıdır. Yani her nerede bir SÇK yetmezliği varsa orada muhakkak bir sömürülmeye açık alan var demektir. Değişmez eğilim: Alan yoksa yarat, varsa genişlet! Madem ki refah sağlamanın en kestirme yolu SÇK yetmezliği üzerinden geçer, o halde uluslararası ilişkilerin bir altın kuralı da ortaya ortaya çıkıyor: o En yakınındakilerden başlayarak SÇK yetmezliği olanları sapta, o Yok ise, mevcut sorunlardan koz üreterek, sorunların karmaşıklığını o toplumun SÇK sınırları üstüne çıkar, o Var olan sorunları ise yine koz yoluyla derinleştirerek SÇK yetmezliği alanı yarat, o Bu alanın kendi kendini besleyebilirliğini sağlamak için özgün önlemler (eğitimde ezber, öğretmeye dayalı eğitim anlayışı, kuşkusuzluk, kesin yargılar, inançlar gibi) geliştir ve bu alanları kullanarak sömür! Uluslararası ilişkilere bir de buradan bakılırsa, anlamsız gibi görünen nice olayın anlam kazandığı görülür. Çözüm var mı? Çözüm öncelikle "sömürüye açık alanların SÇK yetmezliği ile sıkı bağlantısını" farketmek, o bağlantıyı iyice anlamaya çalışmak, sonrasında da refah sağlamak için sömürülecek birilerini aramak değil, sömürüye açık alanlar yaratan SÇK yetmezliğini gidermeye çalışmak olabilir. Şimdi tekrar sorgulamak gerekir: SÇK yetmezliğinden daha öncelikli bir sorunumuz olabilir mi? Yazan :M.Tinaz TİTİZ