22 Eylül 2009 Salı
Bu matematik nasıl oluştu ?
12 Eylül 2009 Cumartesi
ZİHİNSEL VİRÜSLER
No 1-“BAŞKASI YAPMASIN, BEN DE YAPMAM”
Önümüzdeki birkaç hafta, toplum yaşamımızı şekillendiren değer ölçüleri içinde yer alan birkaç virüsü tanıtmak istiyorum. Bu hafta sıra en masum görünüşlü, fakat en öldürücü olanında: “Başkası yapmasın, ben de yapmam!”
“Güvenlik Şeridi: Güvenlik şeridinde araç sürmek başkalarının yaşamlarına kasdetmekle eşdeğerdir. Taammüden cinayetle, ambulansın geçebileceği tek yolu kapatmak arasındaki tek fark, halkımızın bu konudaki bilinçsizliğidir. Yoksa insan, gözünün önünde işlenen bu dizi cinayetlere kayıtsız kalabilir mi?
Batı medeniyetiyle bizi ayıran şey ne islam ne de gelirimizin düşüklüğüdür. Esas ayıran, işte bu ve benzeri konulardaki duyarsızlığımızdır. Gelişmiş toplumların insanları, bu kayıtsızlığımızı kendilerinin yüzlerce yılda inşa ettikleri medeniyete bir saldırı olarak görüyor ve bu yüzden de bizden nefret ediyorlar. Biz ise bunu hala anlamıyor ve Avrupa Birliği'ne girerek bu nefreti sempatiye çevireceğimizi zannediyoruz. Bu boşunadır. İşte Türklerin trajedisi özet olarak budur.
Bütün bunlar böyledir. Ama doğrusunu söylemek gerekirse ben de güvenlik şeridini kullanıyor, zaman zaman kırmızı ışıkta da geçiyorum. Ama bunu birçok insan yapıyor. Onların yapmasına engel olunsun ben de seve seve uyarım.”
Ezber: Ezber zihinsel soykırım demektir. Bir toplumu tankla topla yıkamayabilirsiniz. Ama uzun vadede en etkin silah, o toplumun bireylerinin düşünme yetilerini zayıflatmaktır. Kendisine belletilenleri, tek ve değişmez doğrular olarak benimsemeye koşullandırılan çocuklardan ne vatandaş, ne bilim adamı, ne politikacı ne de bir başka şey olur. Nitekim olmuyor da.
Her gün yakındığımız çeşitli sorunların altında, bellediği kalıpların dışına çıkamayan, icadı ayıp sayan, “hareketli ceset” benzeri insanlar yatmıyor mu?
Bu cinayeti bir an önce durdurmak gerekir. Okullarda öğretilen her şeyin, belirli koşullara “göre” olduğu, o koşullar değiştiğinde doğruların da değişeceği öğretilmelidir.
Ama ne yapayım ben de bir öğretmen olarak mevcut sistemin dışına çıkamıyorum. Çünkü, başta ezber yaptırmadığını iddia eden okullar dahil herkes ezbere dayalı öğretme yaptırıyor. Eğer bana emir verilir ve başkaları da terk ederse ben de katiyen ezber yaptırmam, ben ezbere karşıyım.”
Rüşvet: Eğer rüşvetin tanımına dikkat edilirse toplumda ne denli yaygın olduğu hayretle görülecektir. “Elindeki yetkiyi kendine çıkar sağlama yönünde kullanma” biçiminde tanımlanabilecek olan rüşvetin en yaygın olduğu yer politikadır. Elindeki imkanları seçim bölgesine yağdıran bakan, bu imkanları hiç sesini çıkarmadan kabul eden seçmen, aldı-verdi tipi rüşvetler halinde mangalda kül bırakmayan ama bu tür rüşvetleri görmezden gelen basın, bunların hepsi rüşvet olgusunun taraflarıdır.
Evet ben de işimi yürütmek için gümrükte rüşvet vermek zorunda kalıyorum. Aksi halde iş duracak. Rüşvet o kadar yaygın ki herkes veriyor herkes alıyor. Başkaları alıp vermesin ben de vermem”
Bu ya da benzeri sözler, hepimizin aşina olduğu sözlerdir. Her tür eğriliği yapanların, üstüne üstlük bir de ders verip zeytinyağı gibi üste çıkmalarına imkan tanıyan mantık operatörü, “başkası yapmasın, ben de yapmam” olarak özetlenebilir.
Bunun öldürücülüğü, dış kabuğunu saran adalet mesajından geliyor. Ama dış kabuk kaldırılınca altından şu dehşet verici öz çıkıyor: Ben yaptığımı sürdüreceğim, hatta bu konuda etrafa ders dahi vereceğim. Ama ortaya, yerine getirilmesi öylesine imkansız bir koşul atacağım ki herkes beni haklı bulacak. Nasıl olsa binlerce insan arasından bir kişi çıkar ve eğrilik yapar, ben de onu örnek gösteririm. Ayrıca, kimse çıkmasa da ben olduğunu iddia ederim!
Acaba, bu tür virüsleri üreten bir laboratuvar var mı? Bunları kimler üretiyor? Kimler etrafa dağıtıyor? Ne ilginç sorular değil mi?
No 2-“EVET AMA YİNE DE”
Geçen hafta en tehlikeli virüs olarak birinci sıraya aldığım “başkası yapmasın ben de yapmam”dan sonra bu hafta en az onun kadar sinsi ikinci bir virüsü tanıtacağım. Aslında “tanıtma” sözcüğü buraya pek uymuyor, çünkü hergün defalarca duyuyor, belki de kullanıyoruz.
İnsan yaşamını kolaylaştıran şeyler listesi yapsak belki de en başlara yerleşebilecek olanlar, hemen her dakika kullandığımız ve, veya, değil gibi mantık operatörleridir. Bunların, insanlık tarihiyle yaşıt olduklarını kestirmek zor değildir. Ayrıca, isimleri böyle konulmamış olsa da hemen tüm canlıların bunlara benzer operatörler kullandıkları da doğrudur.
Bu operatörler bir bakıma yaşamı kolaylaştırırlarken, diğer açıdan bakıldığında yaşamın serbestliklerini sınırlarlar. Örneğin, “bana elma veya armut cinslerinden birisini söyleyiniz” denildiğinde herkes bilir ki, sadece bu iki meyve kümesinden birine ait olan bir cins söylenmelidir. İşte bu bir sınırlamadır ve cevap olarak karpuz demek niyetinde olan birisinin fena halde canını sıkar.
Onbin yıldır kullanıla geldiği için insanlığın ortak malı haline gelmiş bulunan bu mantık operatörlerinin belirlediği dar kalıplardan sıkılan bir kısım uyanık insanlar yeni operatörler icat etmiş ve yürürlüğe koymuşlardır. Örneğin, elma veya armut konusunda yapılması istenen tercihe karpuz demek isteyen kişi -ki muhtemelen bizim bir vatandaşımızdır-, yeni bir mantık operatörü düşünmüş ve bu yazıya konu olan 2 numaralı virüsü icadetmiştir. Böylece, normal insanlara göre mesela elma olması gereken yanıt bu defa, “evet elma ama yine de karpuz” haline gelme imkanı bulmuştur.
Böyle bir operatörün pratik hayatta bir işe yaramayacağı, bu gibi işlerle uğraşanların vakti bol yapacak işi olmayan insanlar oldukları gibi bir düşünce akla gelebilir. Gerçek ise tamamen farklıdır. Bu ve bu gibi icatlar, onları kullananlara fevkalade rahat bir yaşam sağlarlar. Bu operatörlerin bir üstünlüğü de, kullanımlarının belirli bir meslek, yaşam kesiti gibi sınırlayıcılarla tahdit edilmemiş oluşudur. Bu denli esnek, her duruma bu kadar kolay adapte edilebilen bir başka fiziki araç icadedilmemiştir.
Örneğin, bu araçtan bilimsel alanda yararlanmak isteyen bir kişi şöyle bir sav ileri sürmek imkanına kavuşur: “Kıt kaynaklarımızın geniş ihtiyaç alanlarımıza doğru tahsis edilmesi esastır. Bu ilke bilimsel araştırmaların saptanmasında da geçerlidir. Hatta diğer alanlardan daha çok geçerlidir. Türkiye'nin öncelikli ihtiyaç alanlarında araştırma ihtiyacı dururken, bunları dikkate almayan araştırma konularına para harcanması doğru değildir. Bu en azından bilim etiği açısından yanlıştır. Ama ben yine de, bu gibi araştırmaların yapılmasını son derece yararlı buluyorum”.
Ya da, “Ezber, çocuklarımızın zihinlerini donduruyor, onların yaratıcılıklarını öldürüyor, onları başkalarına muhtaç insan durumuna getiriyor. Sakalı bıyığı ağarmış insanlar her başları sıkıştıkça kurtarıcı arıyorlar. Bütün bunların nedeni ezber denilen ve kuşku duymadan belleme demek olan ve de genellikle salt bellemek ile karıştırılan illettir. Ama yine de belli şeylerin ezberlenmesi yararlı hatta zorunludur. Ezber olmadan nasıl eğitim olabilir ki?”
Veya, “Sigara insan sağlığına zararlıdır, ayrıca çocuklar söylenenleri değil yapılanları taklit ederler. Onlara sigara konusunda ceza uygulayıp bir yandan da sigara içmek açıklanabilir bir olay değildir. Ama yine de zaman zaman içilebilir.”
Bu bir iki örnekten görüldüğü gibi, “evet ama yine de” mantık operatörü, yaşamı kolaylaştırıcılık yönünden eşsiz bir araçtır.
İnsanlığın ortak değeri haline gelmiş değerlere hiç itiraz etmeden, onların tam terslerini yapma imkanı tanır. Hele yalnız icadeden tarafından değil de başkaları tarafından da kullanılır duruma gelince, bu defa No 1 virüs (başkası yapmasın ben de yapmam) ile birlikte kullanılarak başa çıkılamaz bir güç kazanır.
Medeni toplumlar bir yandan evreni anlam yolunda keşif ve icatlar yaparlarken, diğerleri de böyle icatlar yaparlar.
Bir toplumsal iyileşme programının ilk ve vazgeçilmez adımı, zihinlerimizin bu virüslerden arındırılması olmalıdır.
No 3-“SİYASET, VATANDAŞIN SORUNLARINI ÇÖZMEK İÇİN YAPILIR”
İki hafta evvel en tehlikeli virüs olarak birinci sıraya koyduğumuz “başkaları yapmasın ben de yapmam” dan sonra geçen hafta sıra en az onun kadar tehlikeli olan, “evet ama yine de” virüsündeydi.
Bu hafta, virüs üreten virüslerin sonuncusuna sıra geldi. Başlıktan da görüldüğü gibi bu, hem siyasiler hem de vatandaşlar arasında yaygın kabul görmüş olan bir değer ölçüsüdür.
Değer ölçülerimizi enfekte eden virüslerin sayısı sadece üçle sınırlı olmalıp belki de yüzlercedir. Bununla beraber, bu üç tanesi en doğurgan olanlardandır. Diğerlerinin çoğu bunların kendi aralarındaki kombinezonlardır.
Doğurgan virüslerin tehlikesinin nedeni, genel kabul görmeleridir. “Siyasetin topluma hizmet olduğu, hizmetin en makbulünün de toplumun sorunlarının çözümüne ortam hazırlamak olduğu” gerçeği hafifçe çarpıtılarak bu virüs elde edilmiştir. Topumun sorunlarının çözümüne hizmet etmek, toplumun sorunlarını çözmek olarak değişince, bu virüs ortaya çıkmıştır.
Çeşitli TV kanallarında, sokaktaki vatandaşlarla yapılan söyleşilere verilen ortak yanıtlar, komedyenlerimizin eleştirilerindeki ortak tema, gelmiş geçmiş muhalefet, hatta iktidar partilerinin mensuplarının ortak söylemleri hep aynı noktaya yöneliktir: devlet vatandaşın sorununu çözemiyor!
Devleti sistemini oluşturan ögeler içinde eleştiriye en açık kesim politikacılar olduğu için de, bu yetersizlik onların bir eksikliği olarak tanılanıyor. İşin kötüsü, politikacı da, sorunları çözmenin kendi görevi olduğu ve de onları çözebilme erkinin kendisinde bulunduğu gibi inançlarla bu işi üstleniyor ve “yakınma yoluyla korunma” gibi bir yolu seçiyor.
İçlerinden birilerinin çıkıp da şunu söylemez mi?
«Ey vatandaşlar! Herkes söze demokrasi diye başlıyor. Demokrasi, insanların kendi kendilerini yönetmeleri ise, biz sizin sorunlarınızı niçin ve de nasıl çözelim? Sizlerle önce bu konularda anlaşalım. Siz kendi sorunlarınızı çözme yolunda gerekli çözüm araçlarını gerek icat, gerek geliştirme, gerekse kopya yoluyla ortaya koyamıyorsanız, çözümleri başkalarından bekliyorsanız bu demokrasi sevdasından vazgeçin. Demokrasi istiyorsanız sorun çözme becerinizi geliştirmek zorundasınız. Demokrasi aciz insanların sürüler halinde başkalarınca güdüldüğü rejimin adı değildir. Bu becerinizi geliştirme konusunda isteğiniz, enerjiniz, cesaretiniz, sağduyunuz yoksa o zaman da kaderinize katlanın.
Bu güç tercihleri yapmadan düze çıkacağınızı söyleyenler ya cahil ya yalancıdırlar, inanmayınız. Ben size açıkça söylüyorum: Eğer bana oy verirseniz sizin sorunlarınızı çözmeye kalkışmayacağım. Sadece, sizin kendi geliştireceğiniz sorun çözme araçlarını kullanabilmeniz için önünüzde engeller varsa ve onlar bizler tarafından konulmuşsa onları -yine sizin çizeceğiniz hareket biçimine göre- kaldırmaya çaba harcayacağım.Haydi yolunuz açık olsun»
Zihinsel kurgu (mind set) içindeki bu virüslerden arınmadan birinci lige geçmek mümkün değildir. Nasıl arınırız? sorusunun yanıtı ise basittir: önce, bunun bir sorun olduğunu içtenlikle kabul ederek.
ZİHİNSEL VİRÜSLER:
No 4-“SANA NE!”
Bu hafta sıra, tehlikeli virüslerin sonuncusuna geldi: “Sana ne!” (ve onun türevi “bana ne!”). Demokrasinin başlıca dayanaklarından -belki de bir numaralısı- olan yurttaş denetimini bir anda imkansız kılıveren bu virüsün vatanı belli olmamakla birlikte, ülkemizi pek sevip yaygınlaştığı bilinmektedir.
Söylendiği ilk anda, yapılan ve neye dayanılarak yapıldığı pek açık olmayan bir uyarının ahlaki, yasal ya da benzer bir dayanağının sorulması gibi bir çağrışım yaratırsa da hiç öyle bir zorunluk olmadan da özgürce kullanılabilen son derece yararlı bir alettir.
Örneğin, resim çeken bir gazeteciyi coplayan polise yanlışlıkla yapılabilecek, “memur bey, sizin görevleriniz içinde resim çekmeyi önlemek de var mı?” biçimindeki bir yurttaşlık görevine karşı normal mantık kuralları içinde söylenebilecek hiç bir şey yokken, bu virüsü kullanarak güzel bir cevap verilebilir.
Ya da far ampullerini halojenlerle değiştirerek çocukluğundan beri içinde birikmiş bulunan ezilmişliğini tedavi etmeye çalışan bir sürücüye yapılabilecek “sayın sürücü bey, siz savaşa mı gidiyorsunuz?” gibi bir ikaza karşı “sana ne ulan!” şeklinde gayet anlamlı bir yanıt beklenmelidir.
Hemen her durum karşısında hiç bir güçlükle karşılaşmadan işin içinden çıkmanıza, çıkmak bir yana suçlu konumdan güçlü konuma geçmenize yarayan bir araçtır.
Bu yanıt biçimi dönerek kendisine yataklık yapacak bir eşleniğini üretmiştir: “bana ne!”..
“Bana ne”, “sana ne” gibi kullanımı rahat bir kavram değildir. Özellikle entel kesim arasında her şeye maydanoz olmak, ama işe yarar bir şey yapmamak pek makbul sayıldığı için öyle uluorta “bana ne” demek ayıp sayılır olmuştur. Bunun yerine, tamamen aynı anlama gelen, üstüne üstlük bir de alacaklı duruma gelme imkanı sağlayan, “bu memleket katiyen düzelmez”, “önce tepeden başlamalı”, dizisine ait kalıplardan bir tanesi kullanılır olmuştur.
Sevgili okurlarım,
Geçtiğimiz 3 hafta içinde ve bu yazımla biraz şaka yollu sizlere sunduğum bu zihinsel virüslerle mücadele için ne yazık ki kestirme bir yol mevcut değildir. Tek mümkün görünen ve galiba da rastgele insan kitlelerini “ulus”a dönüştüren reçete, toplumumuzun zihinsel kurgusu içindeki tüm değer ölçülerini gözden geçirmektir.
Bunun için ne dış yardıma ve ne de devrimlere ihtiyaç vardır. Zihinsel kurgu (mindset) içinde yer alan bu değer ölçülerinin ne denli üretken birer melanet kaynağı olduğunu kabul edenlerin yılmadan, iğnelerle kazacakları kuyulara ihtiyaç vardır. Büyük medeniyetler hep bu türlü kurulmuşlar, yıkılanlar da kestirme yollar ararlarken yok olmuşlardır.
Yarın sabahtan itibaren bu toplumsal ayıplar çevresinde duyarlık yaratmak üzere, tek başımıza ya da gruplar halinde, yaratıcı fikirlere dayalı çözümler üretmeye başlayabilir miyiz?
EL, YÜZ VE ZİHİN TEMİZLİĞİ !
“Yıkanma” denilen eylemin ortaya çıkışı herhalde “kirlenme” ve “arınma” kavramlarıyla eşzamanlıdır. İnsanların, ellerini, yüzlerini, bedenlerini -zaman zaman da olsa- yıkamaları, çeşitli şekillerde onlara bulaşan “kir”lerden arınmak içindir.
Bu ihtiyacın sıklığı ve derinliği, kişilerin bu konudaki duyarlıklarına, ama daha büyük ölçüde de çeşitli kirleticilerle temas sıklıklarına ve o kaynakların kirleticiliklerine bağlıdır.
Bu arınmanın gereksiz olduğunu savunabilecek bir azınlık -var mıdır bilinmez- hariç, hiç kimse bu yaklaşımı yadsımamış ve insanoğlu yüzlerce yıldır hep yıkanagelmiştir.
Peki, insanoğlunun bu denli doğal kabul edip uygulayageldiği bu adet, niçin yalnız fiziki beden ile sınırlı kalmıştır? Halbuki diğer tür kirleticilerin sürekli bombardmanı altındaki zihinlerimizde de, aynen el, yüz ve bedenlerimizdekine benzer kirlenmeler oluşur.
“Zihinsel kirlenme” ya da “değer kirlenmesi” denilebilecek bu olguya yol açanlar bu defa fiziki partiküller değil, temas halinde olduğumuz insanların tutum ve davranışları ile, çeşitli kaynaklardan bize ulaşan “koşullayıcı enformasyon”dur.
Filan deterjanın öbürlerinden daha beyaz yıkadığı, ya da fişmanca gazetenin 48 parça ithal tabak verme duyurularının dakikada birkaç defa tekrarlanması koşullayıcı enformasyona; okullarımızda yıllardır kafalarımıza kakılan “ben öğretmezsem sen anlamazsın” tutumu da koşullayıcı tutuma birer örnektir.
İnsanoğlunun en zayıf yanı olan “koşullanmaya açıklık”, bu acıya dayanamayacağını hissettiği için yine kendince bir övünç vesilesi haline getirilmiş ve “düşünme”, “öğrenme” gibi, bu yetmezliğin birkaç dışavurumuyla gurur duyar olmuştur. Ama bu kaçış, koşullanmaya açıklık zafiyetini çözememiş ve çevresindeki davranışlardan etkilenir olmuştur.
Zihinsel kirlenmenin bir nedeni işte budur.Çok sayıda insan, diğerlerine kabul edilemez gelen kimi tutum ve davranışları böyle edinmektedir.
Beden temizliğinin nasıl yapılacağı konusunda dahi koşullayıcı bilgilendirme ve tutumun etkisinde kalıp onu dahi çoğunlukla yanlış yapabilen insanoğlu, acaba zihinsel kirlerden kendini arındırmak için niçin yaygın metotlar geliştirmemiştir?
“Kendinin farkına varma”, “dıştan içine bakabilme”, “kendine korkmadan bakabilme” gibi yollar, acaba niçin az sayıda düşünürün öğretileri içinde kalmış, gündelik temizlik gibi yaygınlaşmamıştır?
Henüz birkaç milyon yıllık geçmişimiz insan ömrüne göre algılanamaz bir uzunluktaysa da evren yaşına göre henüz bebek sayılabilir. İnsanoğlu bunları bir gün gündeminin ilk sıralarına yerleştirecek ve büyük bir olasılıkla yaşam hakkının dahi önüne bir başka hak getirecektir: koşullanmama hakkı!
Üçüncü bin yıla girerken örgün ve yaygın bütün eğitim sistemleri, öğretme yerine öğrenme kavramını koyma yolundadırlar. Bir Kanada firması olan CIBC, hizmet içi eğitimde şu sloganı benimsemiştir: Öğrenme, çalışanın sorumluluğudur!
Bu yaklaşımın temel taşı ise “eksiklerinin farkına varmak”tır.
Şu an için yapılabilecek olan, bir an iç sessizliğimizi sağlayıp, zihinlerimizin ne gibi kirleticilerle kirlenmiş olduğunun “farkına varmaya çalışmak”tır. Nasıl temizleneceği ise yine herkesin bireysel buluşçuluğuna bağlıdır.
Yazarı: M.Tinaz TİTİZ
11 Eylül 2009 Cuma
ÇOCUKLAR SORUN ÇÖZÜYOR!
Çocukların bir bölümünün düşüncelerini yazıyla ifade edemeyecek kadar küçük olmaları nedeniyle, daha çok çizim şeklinde ifade etmeleri istenilmiş.
Önerim, buna benzer bir fikri yurdumuzda uygulayıp bizim çocuklarımızın ne gibi tasarımlar yapacaklarını görmek.
Bunun için, aşağıdaki basit şartnameyi, sizin veya yakınlarınızın ya da tanıdıklarınızın çocuklarına ulaştırıp, yapacakları tasarımları e-posta ekinde aşağıdaki e-posta adreslerinden birisine yollamalarını sağlamanızı rica ediyorum.
Bunları biraraya getirip, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı sitesinde (www.beyaznokta.org.tr), her tasarımı yapan çocuğumuzun adı altında yayımlayacağız.
Fikir bu kadar basit. Bakalım büyüklerimize örnek olabilecek tasarımlar gelecek mi?
(Belirtmeye gerek yok, çocukları yerine tasarım yapıp yollayacak ebeveynlere kapalıdır ).
Basit şartname..
Bu organizasyon 5-12 yaş arasındaki çocuklara açıktır. Büyüklerince yapıldığı izlenimi güçlü olan veya yasal sorunlar doğurabilecek tasarımlar başkaca neden gösterilmeden elenecektir (daha bu yaşlarda bu işlere girişmelerini özendirmemek için ),
İstenilen tasarım konuları şunlar olup, mutlaka her birisi için birer tasarım yapma zorunluğu yoktur; bir tane dahi yeterlidir:
1. Sizin bir bireysel sorununuzu çözebilecek bir tasarım yapınız,
2. Oturmakta olduğunuz ev, apartman veya siteye ait bir sorunun çözümü için bir tasarım yapınız,
3. Yaşadığınız kentin bir sorununun çözümü için bir tasarım yapınız,
4. Ülkemizin bir sorununun çözümü için bir tasarım yapınız,
Yapılacak tasarımlar bir adet A4 kağıdı üzerinde olacak ve bir tarayıcı ile taranarak jpg formatında bir e-postaya eklenerek yollanacaktır,
Her tasarım kağıdının üst orta kısmına, tasarımı yapan kişinin adı ve soyadı, bitirmiş olduğu yaşı (2009-doğum yılı) ve halen yaşadığı il adı -gerekirse büyüklerince- yazılacaktır,
Tasarımlar siyah-beyaz ya da renkli olabilir; herhangi bir çeşit kalem kullanılabilir,
Yazı yazma konusunda henüz yeterli beceriyi edinmemiş çocuklar için dezavantaj olmaması için tüm tasarımlar çizim şeklinde olacak, çizimlere sadece çok kısa açıklamamalar yerleştirilebilecektir (bu amaçla başlangıçta değinilen örneğin incelenmesi önerilir
örneğin incelenmesi önerilir),
Tasarımlar tinaz@tinaztitiz.com adresine yollanacaktır,
Gönderilecek tasarımların e-postada görülecek olan son tarihi 30 Ekim 2009'dur,
Gönderilen tasarımlar özlerine dokunulmadan tasarımcının adı ile www.tinaztitiz.com ve www.beyaznokta.org.tr sitelerindeki birer klasörde yayımlanacaktır,
Yollanacak tasarımların tüm yayın hakları Beyaz nokta® Gelişim Vakfı'na ait olacaktır.
Çocuklarımızın ne kadar yetenekli olduğunu hep beraber görmek ilginç olmayacak mı?
Kuşkusuz ne kadar çok çocuk katılırsa sonuçlar o denli öğretici olabiecektir. Bu nedenle lütfen olabildiğince çok çocuğun eline geçmesini sağlayınız. Şimdiden teşekkürler.
[1] De Bono, E., Çocuklar Sorun Çözüyor (orjinali Children Solve Problems), İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1995
(Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı ve Yapı Merkezi A.Ş. işbirliği ile çevrilip basılmıştır)
29 Ağustos 2009 Cumartesi
KALİTELİ EĞİTİM
Zorlama zorlamayı doğurur.Etkili öğretim toplumumuzda başarılması en güç işlemlerdir. İşlem ne kadar zor olursa olsun,by nesnenin yada kişinin niteliği, yöneten kişiye asla direnmemesidir.Örnek elmas kesmek büyük beceri gerektirir, ama elmas, kesen kişiye asla direnmez. Edilgindir ve herhangi bir tavır sergilemez.Doktorun hastası ya da kuaförün sandalyesinde oturan kişi de nesne niteliğindedir çünkü genelde doktora ve kuaföre direnmezler hatta işlemi yapmasında o kişiye yardımcı olurlar. Öğrenci yönetilmeye oldukça dirençlidir.Denetim kuramı ,tüm davranışımızın,sevgi ve güç gibi temel gereksinimlerimizi karşılamaya yönelik olduğunu açıklamaktadır.Öğretmenler bu kuramı iyi anlarlarsa,etkili yönetim becerilerini öğrenmeleri zor olmayacak.Düzeltemediğiniz ya da düzeltemeyeceğinize inandığınız şey için suçlamak son derece engelleyici bir olgudur.Çalışanlarca haksız görülen her ödül sistemi gücenme ve tatsızlık yaratır.Elbette öğrenciler öğretmene ne kadar az direnirse öğretmenin işi o kadar kolaylaşır.Önemli bir sonuç da öğretmenleri nesne gibi yöneten kapasitelerini kullanmalarına olanak vermeyen ve onları yetkin profesyoneller olarak görmeyen bir anlayışın egemenleşmesidir.Merkezileştirilen ders programları,merkezileşen sınav sonuçları ve standartlaştırılan öğretmen davranışları öğrencilere ve bizlere eğitimin nasıl olması gerektiğini tutkuyla gösteren öğretmenleri engellemeye yarar.Öğrenciler dahil çalışanların kaliteli iş yapmaları için,kendilerinden istenen çalışmanın ,gereksinimlerini karşılayacağına inandıracak biçimde yönetilmeleri gerekir.bu ne kadar gerçekleşirse ,onlarda o kadar sıkı çalışır.Ben doğru bildiğim yoldan gider, kavramsal ağırlıklı öğretim verir ve öğrencilerimi düşünmeye ve düşüncelerini savunmaya teşvik edersem ,öğrencilerim, değerli bir şeyler öğrenme fırsatına sahip olurlar.Bir işi en zor yapan unsurlardan biri, inandıklarınızdan vazgeçmeniz gerektiğini duyumsamanızdır.Öğretim, büyük özveri isteyen ve öğretmenin yaşam boyu eğitimini gerektiren çok zor bir iştir.Bundan azı yeterli olmayacaktır.Patronca yönetimi liderce yönetimle değiştirmek gerekir.
PATRONCA YÖNETİMİN DÖRT ANA UNSURU
1-Patron genellikle işçilere danışmadan onların yapacağı işleri ve standartları belirler.Patronlar uzlaşma çalışmasına girmezler, işçi patronun tanımladığı işe kendini uyarlamak zorundadır.
2-Patron işçilere işin nasıl yapılacağını göstermek yerine söyler ve daha iyi nasıl yapılabileceğini işçiye pek sormaz.
3-Patron ya da patronun görevlendirdiği biri,işi denetler ya da işe değer biçer.Patron tarafından bu değerlendirmeye dahil edilmeyen işçiler, yalnızca durumu kurtaracak kalitede iş çıkarmakla yetinirler.
4- İşçiler direndiğinde, patron baskı çoğunlukla ceza uygular ve hemen hemen istisnasız olarak onları söylenenleri yapmaya zorlar. Böylelikle çalışanlarla yöneticilerin karşıt olduğu bir çalışma ortamı yaratır.
Güçlünün güçsüze egemen olmaya çalışması doğal bir olgudur ve öğrenciler hemen her zaman öğretmenlerden daha genç ve daha az bilgilidirler.Bu yüzden daha güçsüzdürler. Kalite üretkenlik artışına yol açar. Öğretmenlerin şunu söylemesine olanak verecek kadar,sayıda ,çalışmaya istekli öğrenci bulunmamasıdır..Bakın bütün bu öğrenciler,söyleneni yaptığı için başarılı oluyorlar, ama bu öğrencilerin başarısı yönetilme tarzları değil,ailelerindeki yetişme tarzlarıdır.Bu başarı, yönetilme tarzlarına karşı gerçekleşir.Patronca yönetim etkili olsaydı, çok daha fazla öğrenci başarılı olurdu.Ama öğretmenler bu yaklaşımın farkında olsalar bile, denetim eksikliğinden çekindikleri için bundan kuşku duyarlardı.Geleneksel patron anlayışıyla denetimi iç içe görürler;bu denetimden vazgeçme düşüncesi patronca yönetenleri rahatsız eder.Genç insanlar genelde uzun erimli hedefler için sıkı çalışmaya yatkın değildir.Büyük bir çaba harcamak için kısa zamanda alacakları bir karşılık isterler.
LİDERCE YÖNETİMİN ÖZÜ:İkna ve sorun çözmedir.Lider yönetici tüm enerjisini çalışanların, kaliteli iş çıkarmanın kendi yararlarına olduğunu anlamalarını sağlayacak biçimde sistemi işletmeye yönlendirir.
1-Yönetici,amacın tutarlılığı ve örgütün sürekliliğinden sorumludur.Yöneticinin sorumluluğu burada çalışanların geleceğinin söz konusu olduğunu görmektir.( Okullarımızı ,tüm öğrencilerin yüksek kalitede eğitim almasını sağlayacak biçimde yönetmek toplum olarak sorumluluğumuzdur)
2- İş sistemindeki işçiler.Yönetici sistemin olası en düşük maliyetle en düşük kaliteli ürünü üretmesi için sistem üzerinde çalışmasıdır.
LİDERCE YÖNETİMİN DÖRT ANA UNSURU
1-Lider, işçileri,yapılacak işin kalitesine onu yapmak için gereken zamana yönelik tartışmalarını sağlar ki işçiler ise katkı yapma fırsatına sahip olabilsinler.Lider, işi,çalışanın becerilerine uydurmak için sürekli çaba gösterir.
2-Lider(ya da Liderin görevlendirdiği işçi) Lider işi gösterir ya da örnekler ki işi yapacak olan işçi yöneticinin tam olarak ne beklediğini görebilsin. Aynı zamanda çalışanlardan sürekli, işin daha iyi nasıl onabileceğine yönelik katkıları belirler.
3-Lider işçilerin kendi çalışmalarının kalitesini denetlemelerini ister.Lider, işçilerin işin kalitesinden anladıklarına inandığını ve bu yüzden işçilere bu konuda kulak vereceğini hissettirir.
4-Lider ,işçilere hem en iyi araçları sunar,hem de karşıtlık ve zorlama içermeyen bir ortam oluşmasına öncülük eder.
Bir Kalite okulunun ideali ,hiçbir öğrencinin öğrenmeyi zamana kurban etmemesi olmalıdır.Yani hiçbir öğrenci belli bir ana kadar öğretilenleri iyice kavramadıkça yeni bir şey yüklemeyecektir.
Dersin bir yıllık akışına uyamayacak olanları erkenden saptamak ve onları erkenden saptamak ve onları iki yıla yayılacak bir ders sunmak. Bir yıllık dersin bazı öğrencileri, iki yıllıklardan daha kaliteli çalışma sergileyebilir; bununla birlikte bu uygulamaya alt derste
de kalite sağlanmış olur.Böylece,gerektiğinde zamana yayılan öğretimin kalitesi artmış olur.
Başarılı bir lider Yönetici olmak için, kendi tarzını geliştirmeniz gerekir;sizin için işe yarayacak tarz budur. Öğrenciler, ancak öğretmenin kendi yararlarına olduğunu inandıklarında seslerini keserler.N e kadar önemli olduğuna inanırlarsa,kendilerinden isteneni o kadar çok ve o kadar iyi yapacaktırlar.
Etkili bir Lider yönetici, bu bilgiyi kullanarak çalışanların ve gerçekte tüm insanların aradığı ile kendisinin yapılmasını istediği şeyi bütünleştirmeye çalışır.Tüm canlılar kendi türlerinin temel gereksinimleriyle güdülenirler. Öğrenciler, hoşlanmadıkları ve ilgi duymadıkları bir öğretmen için düşünmedikleri şeyleri,sevdikleri ve ilgi duydukları bir öğretmen için yapacaklardır.Tüm insanların genetik yapılarına işlenmiş beş temel gereksinimle doğarlar.
1-yaşamını sürdürme
2-Sevgi
3-Güç
4-Eğlence
5-Özgürlük
Yaşam boyu bu gereksinimleri karşılamaya çalışırız.Kendimi zorladım diye düşünsek de,gerçekte kendimize yönelik baskı uygulamayız. Burada söz konusu olan ,bizim için zor olan bir şeyi yapmayı seçtiğimizdir.Genlerimizin hem biyolojik olarak hem de yaşama çabamızı belirlemesi açısından büyük etkisi vardır ki ve bu sav,denetim kuramına özgüdür.kuzeyli bir göçmen kuşun,kışın hep güneye uçmaya çalışması gibi, bizde gereksinimlerimizi en iyi karşılayacak hayatı yaşamaya çalışırız. Okulda yapmamız
istenenler, bu gereksinimlerin en az birini karşılamıyorsa, bizden bunları istiyen öğretmeni umursamayız ve işi kötü yaparız ya da hiç yapmayız.
Davranışımız doğduğumuzdan beri, gereksinimlerimizin ya da daha fazlasını en iyi karşılayacağına inandığımız hedefe yöneliriz. Yaşamımızı, bu temel gereksinimleri nasıl karşılayacağımızı öğrenmeye çalışarak geçiniriz,ama çoğumuz,özellikle de gençken ,bu gereksinimlerin tam olarak ne olduğunu bilemeyiz.Bununla birlikte, bunlara yönelik duygularımızın farkındayızdır.Sorun şudur ki genetik gereksinimler daha sonrasına yönelik hiçbir şey bilmez.Bu gereksinimler,bizi sürekli şu yada iyi hissettiren şeyi yapmaya iterler.Okulda önemli hissetmenize yol açan şey nedir ? Devlet okullarındaki kaliteli çalışmaların çoğunu huzurlu evlerin öğrencileri yaparlar.Daha az avantajlı öğrenciler hem evde hem okulda patronca yönetimin yıkımını yaşarlar. Ne yazık ki okul çoğu için evin dışında gereksinimlerini büyük ölçüde karşılayabilecekleri tek yerdir.Okuldan,gereğinden çok daha az şey elde edince, birçoğu ,toplum için hem yük hem de tehlike oluşturur.Kızgın ortam büyük enerji tüketir. Hem liderce yönetim hem de aile desteği daha sıkı çalışan öğrenciler yetiştirecektir.Daha çok ailenin eğitimin değerini bilmesi ve bu yönde destekleyici olması elbette harika olurdu.Öğrencileri okulda yaptıklarıyla gereksinimlerini daha iyi karşılayabilmelerine olanak verecek biçimde yönetmektir.Öğrenciler öğrenme çabası içindedirler ama aynı zamanda gürültülü olabilirler. Bu durumda, Lider öğretmen onları yalnızca sessiz çalışmanın iyi çalışma olduğuna inanan yöneticiden korur.
DOSTÇA BİR İŞYERİ VEYA EĞİTİM YERİ
Huzur bozucu öğrenciler çok yaygın olmasa da, yönetilmesi en zor olanlardır..Ama bu öğrencilerin sınıftan destek görmemelerini sağlayacak biçimde yönetim sergilerse öğretmenin huzursuzluğu önlemesi zor değildir.Bunu başarmak için lider öğretmen, öğrencinin kendisine karşıt olarak görmesine yol açacak tavırlardan kaçınır.Öğrenci öğretmeni karşıt olarak görürse,ya huzur bozmaya devam eder, ya da huzursuzluğu destekler.Hiç huzur bozmayan iyi öğrenciler bile bu öğrencilere arka çıkabilirler.Saygı ve incelik lider yöneticilerin,çalışanlara yaklaşımının temelidir. Bu yaklaşımın temelinde, incelikli davranmanız.Öğrencileri dinlemeniz ve istemediğiniz bir şey yaptıklarında bile onları eleştirmemeniz yatar. Öğrencileri küçük düşürmek ve onlarla alay etmek yoktur.. Kullandığınız dile de dikkat etmeniz çok enemledir. Bir öğrenci ne kadar saygısız davranırsa davransın, siz saygısızca tepki vermeğin. Öğrenciler sizi saygısız görmek istemez; yoksa size saygı duymazlar. Kuralı çiğneyen öğrencinin belli bir sorunu var sizce ?”Her seferde evet diyeceklerdir.. Bu soruna en iyi yaklaşımı sorun.Bu soruna yönelik tek yaklaşım nedir ?”Yanıt” onu çözmek olacaktır.Sizde yapmak istediğiniz tamda bu olduğunu söyleyin.Sonra sorun” bu sorunu nasıl çözesiniz? Soruna taraf olan her ikisinin yapması gereken nedir ? taraf olan her ikisinin sorunu çözümü için çalışması gerektiğini söyleyin ve konuyu toparlayın.Sınıfa geç gelen öğrencilere sizin için ne yapabilirim ? Diye sorun . Öğrencilerin şunu görmelerine yardım edin;sorunla ilişkisiz görünen bir alana harcayacağınız zaman ve çaba, çözümün anahtarı olabilir.Öğrencilerin sınıfta uyması gereken belli bir kurallar koyduğunuzda bunları yazın . Sonra öğrencilerin bu kuralları koyduklarını ve onları çiğnerlerse sizin yardımınızla sorunu çözmeye çalışacaklarını belirten bir kağıt hazırlayın , sınıftaki bütün öğrencilere bunu imzalatın. Bu kuralların değişmez olmadığını da vurgulayın. Başka bir kural gerekir ya da herhangi bir kural işe yaramasa önerilere açık olduğunuzu ve onlarında sizin önerilerinize açık olmasını beklediğinizi söyleyin. Yeni yolar bulmaya daha istekli olacaklardır.. Onlara şanslı olduklarını söyleyin. Öğreteceklerinizin çoğunu onların bir kez öğrenmesi gerekirken, siz ise sonsuza dek öğretmek zorundasınız. Onlarla tanıştığınız andan başlayarak özel yaşamlarına ilgi gösterin ve kendi deneyimlerinizden de ilgilerini çekebilecek olanları onlarla paylaşın.Kendiniz için konuşmaya hazır hissetmediğiniz hiçbir özel konuyu başkasına sormayın. Yaşamınızdan bazı yansımaları, özelliklede küçük sorunları ve yapmış olduğunuz bazı saçmalıkları paylaşmak, öğrencilerin size daha yakın ve destekleyici bir tutumla yaklaşmalarına yol açacaktır. Sizi ne kadar iyi tanırlar, yaşadığınız zorlukları ne kadar iyi anlarlarsa, o kadar sizin yanınızda olma eğilimine gireceklerdir.
Öğrencilerden mümkün oldukça yardım ve öneri isteyin. Size yardım edecekleri hiçbir şeyle kendi başınızla uğraşmayın. Öğretmene önerilerde bulunmak, öğrenciye büyük güç duygusu verir.Sizin tek başına yapamıyor gördüğünüz bir şeyde size ne kadar yardım edebilirlerse ,kendilerini o kadar önemli hissedecektir. Aldığınız öneriden bir şeyler öğrendiğinizi tüm sınıfa söyleyin. Ne kadar çok iletişim kurarsanız, o kadar çok benimsenirsiniz; onlarında sizi karşıt olarak görme olasılıkları o kadar azalır.. Dostça akıcı iletişim. Bu anlayışı öğretim yılının başında yerleştirirsek, yalnızca onların karşıtı olmadığınız değil, aynı zamanda arkadaşları olduğunuz düşüncesinin tohumunu atarsınız. Güç savaşımları kalitenin temel düşmanıdır.Arkadaşlık ve tanıma gereksinimini hiç karşılayamamanın yıkıcı gücü ile büyük tehlike oluşturur.Kızgın yalıtılmış öğrencilerinize yardım eli uzatın.” Eğitim Koçluğu yapın.”
DİSİPLİN SORUNLARI İLE NASIL BAŞA ÇIKILIR
Patron öğretmenlerin bir çoğu, öğrencileri okuldan atmaktan hoşlanırdı,ama huzur bozucu öğrenciler bile okulda kalma hakkına sahip, öğretmenlerin de bu öğrencilerden kurtulması nerdeyse olanaksız. Huzur bozucu olanlar,genellikle,gereksinimlerini okulda karşılayabilmekte büyük zorluk çeken öğrencilerdir.bu öğrencilerin sınıfta bulunduğu herhangi bir anda, istedikleri ve sahip oldukları arasında büyük bir uçurum olabilir..Bu uçurumun derinliği ,kızgın ve başkaldırıcı bir tutum benimsemelerine zemin hazırlar.”Seni umursamıyorum,oturup dinlemeyeceğim, söylediklerine önem vermeyeceğim” Bu gergin anda,gerçekten etkili olabilecek pek bir şey yoktur ve patron öğretmenlerin bununla yüzleşmesi çok zordur.
Kalite okulunda lider öğretmenler, huzur bozucu bir öğrenciyle,ceza olmaksızın başa çıkmanın yolunu öğrenirler, bu durumu denetime alan, hem de öğrenciyi,sınıfta çalışma düşüncesine alıştıran bir durumdur.
Birçok öğretmenin aklına ilk gelenlerden biri öğretmenin ailesini aramaktır; ama bu düşündüğü gibi işe yaramaz. Bu yola başvuran patron öğretmenler, anne babanın çocuğu, sınıftaki davranışından dolayı cezalandırmasını ister.. Aynı zamanda patron yönetici olan birçok anne baba da bunu yapmaya dünden razıdır. Öğrencilerde hiçbir durumda cezalandırılmaktan hoşlanmaz. Okulu, evde yaşadığı sorunun kaynağı olarak görür. Böylece bu yaygın uygulama, birçok sorunu çözmek bir yana, katlayarak artırır. Okul ,anne babalara, çocuklarıyla ilgili olumlu şeyler bildirmelidir. Disiplin sorunları , mümkün oldukça, anne babayı katmadan çözmelidir. Anne babaya baş vurmak aynı zamanda okulun kendi sorunlarının çözemediğinin ilanıdır.öğrenci arkadaş edinmekte zorlanıyordur.anne babalarla toplantı yapılması gerektiğinde,öğrencide bulunmalıdır.burada lider öğretmen,tutumuyla,öğrencinin yanlış bir şey yapmadığını ve toplantının amacının,öğrencinin evde cezalandırılmasının olmadığının altı çizilmelidir.Anne babaya verilecek iyi bir öneri çocuklarının zevk aldığı şeyleri paylaşmak için onunla daha fazla zaman geçirmeleridir.. Bazı öğrencilerin okulda huzursuzluk çıkarmamalarının nedeni, yüzlerini yeteri kadar görmedikleri anne babalarının dikkatini çekmektir,aldıklar çok az ilgidense,daha fazla olumsuz ilgiyi yeğleyecek durumdadırlar. Öğrencilerin gereksinimlerini aklınızda tutuyorsunuz ve sınıf,herkes için doyum verici yönetmeye çalışıyorsunuz. Huzur bozucu öğrencilerin gönderildikleri bir mola odası olmalıdır. (Rehberlik odası gibi) Bu oda olmadan huzur bozucu öğrencilerle başarıyla başa çıkılmaz.
Lider öğretmen sorunlarının çözümü için kestirme bir yol olmadığını iyi bilir. Elinde bir sihirli değnek olmadığını,ama büyüye de gerek duymadığını mesajını öğrenciye açıkça vermelidir. Öğrenci, aynı zamanda, huzur bozucu tutumunun, öğretmen değil kendi sorunu olduğu mesajını da alır.: öğretmen ne yaptığını bilmektedir. Huzur bozucu öğrenciye şöyle söylemelidir. Bir sorunun var gibi görünüyor. Bunu çözmene nasıl yardım edebilirim? Şimdi sakinleşirsen,zamanım olduğunda bununla ilgili konuşuruz ve bir çözüm bulabiliriz. Ama şu andaki gibi davrandığın sürece,hiçbir çözüme ulaşamayız.O yatışmadan sorunun çözümüne yardım etmeyeceksiniz. Öğretmen,öğrenciye sakinleşmesini söylerken işin içine şaka katarsa daha iyi olur. Vay be,sen kızmışsın. Gerçekten berbat bir şey yapıyor olmalıyım. Önce sakinleş,sonrada ilk fırsatta görüşelim ve belki bir çözüm bulmama yardım edebilirsin. Sakinleşmeyeceğine göre,senden çıkmanı istemek zorundayım. Umarım sonra görüşebiliriz ve bunu çözebiliriz,ama yatışmayacaksan şimdi çıksan iyi olur. Huzur bozucu öğrenci, sıkıntısını canlı tutmak için suçlayacak birini arıyordur.Bunu çözmene yardım etmek istiyorum. Bu yaptığın için seni cezalandırmayacağım. Sorun varsa çözelim. Sorunlar, öfkenin ateşinde çözülemez . Bu yüzden, lider öğretmen önce önündeki alevi söndürmeye odaklanır. Beş dakikadan fazla zamana gerek duyuyorsanız, özel bir görüşme ayarlamalısınız. Zamanınız olduğunda söylemeniz gereken aşağı yukarı şudur:sorun başladığında ne yapıyordun? Bu kurallara aykırı mıydı? Yinelenmemesi için bir şeyler yapabilir miyiz ? Bu durum ileride yeniden ortaya çıkarsa hem senin hem benim ne yapabileceğimi bulalım ki bunu bir daha yaşamayalım.Öğrenciyle sorun yaşıyorsa,işleri yoluna koymanız için ikisiyle de görüşmeniz gerekir.ilk öğrenciye, ne yapıyordun ? İkinci öğrenciye sen ne yapıyordun ? Her ikisine bunu bir daha şaşamamak için ne yapabiliriz ?Sizin yapmak istediğiniz, daha iyi geçinmelerine ve okulda daha başarılı olmalarına yardım etmek olduğunu söyleyin. Huzur bozucu öğrenciler sizi cezalandıran bir patron değil ,kendilerine ilgi duyan bir lider olarak görürlerse, büyük olasılıkla, kurallara uymanın bir yolunu bulacaklardır. Ayrıca öğrenciler doyum alıyorsalar sınıfta bulunmak isteyeceklerdir. Size kendini açarsa yalnız dinleyin. Sınıfta daha başarılı olduğu için onu övün, bu kısa konuşmasının hoşunuza gittiğini söyleyin ve yeniden konuşabileceğinizi söyleyin.Potansiyel olarak “dert” bir öğrenciyi dinlemek için az da olsa zaman ayırmak, iyi bir lider öğretmenin ayrılmaz davranışlarıdır.Yaşadıkları olumlu ortamı korumak için kendilerinin de biraz çaba harcaması gerektiğini fark ederler. Öğrenciler sizin bu yönde çaba harcadığınızı görmezlerse, sorunu size bırakırlar.Öyle ya , siz patronsunuz! Patron olmayın: öğrencilerinize bir sorun çözücü olarak yaklaşın, onlarla açık iletişim kurun; böylece daha az sorun yaşayacaksınız.
KAYNAK:William GLASSER’IN yazdığı Okulda Kaliteli Eğitim Kitabından alıntılar yapılmıştır. Bu düşüncelerin çoğu Amerikalı Dr. W.Edwards DEMİNG’İNDİR 2. dünya savaşından sonra Japonya kalite yi bunun sayesinde kazandı.
Soru" ve "konferans"
Bu bileşimdeki "konferans", ortaçağ Fransızcasından gelen "bir araya getirmek, danışmak" anlamları taşıyan bir sözcük[1].
Soru Konferansı da buna göre, soru sormak ve cevaplamak, birbirlerine danışmak üzere bir araya gelmiş kişiler anlamına gelmektedir. Tescil başvurusunda kullanılan tanımıyla ise şöyledir:
"Çözülmek istenilen bir sorun ve/ya gerçekleştirilmek istenilen bir tasarım konusunda önce onu en iyi ifade edebilecek soruları üretmek, sonra da bu soruları paydaşların ortak akıllarıyla yanıtlamak üzere tasarımlanmış bir yöntemdir.
Soru Konferansı® yöntemini diğer benzer metotlardan (arama konferansı, gelecek taraması gibi) ayıran başlıca fark, sorunun bir dizi soruya çevrilmesi (Bkz. Doğru Sorular - http://tinyurl.com/n82xa6 ve bu soruların Doğru Soru Sorma usullerine göre sorulması zorunluğudur.
Sorular, paydaşların beyin fırtınası yoluyla üretecekleri çok sayıda aday soru içinden, çalışma gruplarınca kademeli olarak en iyilerini seçmeleri yoluyla belirlenir. Böylece belirlenen sorular o denli belirli ve nettirler ki cevapları büyük ölçüde içlerinde gizlidir."
Yöntem basittir ama..
İstenmeyen bir durumun ortadan kaldırılması veya verdiği rahatsızlığın katlanılabilir düzeylere indirilmesi ya da istenen bir durumun gerçekleşmesinin önündeki engellerin azaltılması şeklinde tanımlanabilecek "sorun çözümü", özellikle de çok sayıda tarafı varsa kolay bir süreç değildir.
Hatta çözüm bir yana sorun'un anlaşılması bile neredeyse imkansızdır; çünkü sorun, her paydaş tarafından farklı tanımlanabilir ve herkes kendi tanımına göre en "mantıklı" çözüm üzerinde diretir.
İşte bu gibi durumlarda sorun'un önce ne olduğunun anlaşılıp tanımlanması için bir dizi "doğru soruya" çevrilmesi gerekir. Eğer bu yapılabilirse ancak bundan sonra uzlaşı[2] yoluyla sorun çözümü mümkün olabilir. Bu yöntem Soru Konferansı® adı verilen yaklaşımdır.
Çetrefil, çok taraflı sorunlar ancak bu şekilde çözülebilir.
Bunun yerine, sorun'un taraflarına sırayla söz vererek uzun uzun argümanlarının anlattırılması görünüşte pek tatminkar olmasına karşın gerçekte bir işe yaramaz. Çünkü her argüman kendi içinde çeşitli iddiaları içerir ve diğer paydaşların bu kadar çeşitli iddia konusunda ikna olmalarını beklemek imkansızdır.
İster kurumsal ister toplumsal düzeyde olsun sorunların çoğuna yaklaşım, bu son tanımlandığı şekilde yapıldığı sürece sorunların çözümü bir yana, yeni sorunların ortaya çıkması kaçınılmazdır (http://www.tinaztitiz.com
26 Ağustos 2009 Çarşamba
TÜBİTAK'tan müthiş buluş!..
TÜBİTAK araştırmacıları, özellikle kanser tedavisinde kullanılan insana ait "interferon gamma" isimli bir protein üretti.
"Türk malı buzul ayısı" adı verilen dünyanın donmaya dirençli fare geliştirerek adlarını duyuran TÜBİTAK araştırmacıları, transgenik farelerin sütlerinde hücrelerin kontrolsüz bölünmesini önleyen ve özellikle kanser tedavisinde kullanılan insana ait "interferon gamma" isimli bir protein üretti.
"Dünyada ikinci, Türkiye’de ise ilk kez" başarıya ulaşılan çalışmayla kanserin yanı sıra hepatit, viral enfeksiyonlar gibi çok sayıdaki hastalığın tedavisinde kullanılan bu protein mevcut yöntemlere göre daha sağlıklı bol ve ucuza üretilebilecek.
AA muhabirine çalışmayla ilgili bilgi veren, TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi (MAM) Gen Mühendisliği ve Biyoteknoloji Enstitüsü Transgen ve Deney Hayvanları Laboratuvarı Sorumlusu Başuzman araştırmacılarından Doç. Dr. Haydar Bağış, genetik yapılarında yabancı rekombinant DNA parçası taşıyan hayvanlar olarak tanımlanan "transgenik" hayvanların üretim tekniklerinin gelişmesiyle biyoloji, tıp ve veterinerlik alanındaki araştırmaların hız kazandığını ifade etti.
Çeşitli rekombinant proteinleri meme bezlerinde sentezleyen transgenik hayvanlara "Biyoreaktörler veya Bacasız İlaç Fabrikaları" adı verildiğini anlatan Bağış, Türkiye’deki ilk transgenik fare eldesi çalışmalarının 1990’da kendisinin başkanlığındaki bir ekip tarafından başlatıldığını bildirdi.
Bağış, bu çalışmalarda insan büyüme hormonu geni, İnsan Hepatit B Virus Geni, "Türk Malı Buzul Ayısı" adını taşıyan transgenik farelerin aynı ekip tarafından elde edildiğini ve bu çalışmalara son olarak bir yenisini ilave ettiklerini açıkladı.
-"TRANSGENİK FARELERDEN TEDAVİ PROTEİNİNE"
İnsan interferon-gamma (IFN) proteininin bir bağışıklık sistem düzenleyicisi olduğunu ve hastalıkların tedavisinde kullanımı için insan hücrelerinden elde edilme zorunluluğunun bulunduğunu anlatan Bağış, bu durumun bu proteinin üretimini kısıtlayıcı bir etki yarattığını dile getirdi.
Bağış, bu tür proteinlerin üretimi için çok farklı sistemlerin kullanıldığını belirterek, TÜBİTAK destekli çalışmalarında "Türkiye’de ilk, dünyada ise yalnızca bir laboratuvarın yapabildiği bir başarıya imza attıklarını" söyledi.
Bu proteinin üretimi için bakteri, maya, mantar ve virüs gibi pahalı yöntemlerin kullanıldığını, 4 yıl süren çalışmalarında bu geni taşıyan transgenik fareler üretmeyi başardıklarını ifade eden Bağış, çalışmalara ilişkin şunları kaydetti: "Araştırmamızda insan gamma interferon proteini, fare embriyolarına mikroenjeksiyon ile aktarıldı. Mikroenjeksiyon sonrası canlı kalan fare embriyoları, taşıyıcı annelerin rahimlerine ameliyatla transfer edildi. mbriyo transferi sonunda gebe kalan annelerden doğan fareler 3 haftalık olduğunda kan ve dokularından DNA izolasyonları yapıldı. Analiz sonunda 2 adet erkek ve 1 adet dişi transgenik fare tespit edildi. Bu transgenik fareler, transgenik olmayan farelerle çiftleştirildi ve bunun sonunda transgenik erkek ve dişi fareler elde edildi.
Doğum yapan transgenik dişi farelerin memelerinden süt sağımları yapıldı.
Çok yağlı olduğu için yağları alınan fare sütlerinde insan gamma interferonun varlığı tespit edildi."
-"LİTRELERCE SÜTTEN PROTEİN ELDE EDİLEBİLECEK"-
Bağış, yaptıkları testlerde transgenik farelerin meme bezlerinden süte salınan insan gamma interferonun hücre bölünmesini durdurucu etkisini de saptadıklarını bildirdi.
Başta kanser olmak üzere, bağışıklık yetmezliği, hepatit, viral ve göz hastalıklarının tedavisinde kullanılan ilaçların etken maddesinin de IFN proteini olduğunu anlatan Bağış, şöyle konuştu: "Çalışmamızda fare sütlerine salınan bu proteinin aktivitesi test edildi ve sonunda süte geçen bu proteinin sınırsız bölünme özelliği gösteren hücreleri yavaşlatarak durdurduğu tespit edildi. Yani interferon gamma, bu hücrelerin bölünmesini durdurucu bir etki yaptı. Böylece bu proteinlerin kanser tedavisinde daha bol, saf ve sağlığa uygun ve ucuza üretilmesinin de önü açıldı. Çünkü günde çok az süt elde edilebilen fareler yerine günde litrelerce süt alınabilen çiftlik hayvanlarına da uygulanabilir bir yöntem ortaya çıkarılmış oldu." Projenin TÜBİTAK tarafından desteklendiğini ve Bulgar Bilimler Akademi Moleküler Biyoloji Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. İvan İvanov ile kendisinin başkanlığındaki ekiplerin ortak çalışması olduğunu anlatan Bağış, proje kapsamında Ulm Universitesi Moleküler Tıp Enstitüsü, Max-Planck Kök Hücre Araştırmaları Grubu, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Biyokimya ABD, Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Genetik ABD araştırmacıları ile de ortak çalışmalar yaptıklarını kaydetti.
Çalışmalarının geçen yıl Antalya’da yapılan Uluslararası İmmünoloji Kongresinde en iyi poster ödülünü aldığını belirten Bağış, uluslararası bilimsel bir dergide de yayımlanmak üzere olduğunu söyledi.
Doç. Dr. Haydar Bağış, bu çalışmadan elde edilen sonuç ve bulguların günde litrelerce süt alınabilen transgenik çiftlik hayvanlarının üretiminde kullanılabilmesi için Türkiye’de yasal düzenlemelerin yapılması gerektiğini de bildirdi.
15 Ağustos 2009 Cumartesi
2020′DE OTOMOBİLLERİN YARISI ELEKTRİKLİ OLACAK
Japonya’da 2020′de otomobillerin yarısı elektrikli olacak. Japonya’da 2020 yılında satılan otomobillerin yarısının, elektrik veya yakıt piliyle çalışan yeni nesil otomobiller olacağı bildirildi. Mitsubishi ve Subaru firmalarının şimdiden piyasaya sürdüğü elektrikli otomobiller, şimdilik sadece profesyonellere yönelik. Nissan da ilk modelini seneye piyasaya sürüyor. Şarj edilebilen otomobiller, böylece piyasayı hızla doldurmaya başlayacak. Yakıt piliyle çalışan otomobillerin de 2015′te yollara çıkması bekleniyor. “Temiz” yakıtla çalışan bu araçların imalatı, şimdiye kadar ihtiyaç duyulmayan fonksiyonları içeren altyapı çalışmalarını gerektiriyor.
Bir otomobil firması yetkilisi, Japonya’da şehirlerde otomobillerin günde ortalama 30 km yol yaptığını hatırlatarak, elektrikli otomobillerin bir dolumla 160 km gidebileceğini, bunun da yeterli olacağını belirtti. Read the rest of this entry »
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)