9 Mayıs 2009 Cumartesi

ANNELER GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN

SOL YANIM ACIYOR ANNEM Yine ben geldim. Merak etme okuldan çıktım da geldim. Anneler de babalar gibi merak eder mi bilmiyorum ama Ali, "Okula gitmezsem annem çok kızar, merak eder." demişti de onun için söylüyorum. Geçen hafta öğretmen, sağ elimde sarımsak, sol elimde soğan dedirte dedirte öğretti sağımı solumu. Ben biliyorum artık anne, sağım neresi, solum neresi Ağrıyan yanımın neresi olduğunu. Şimdi iyi biliyorum anne. Hani geçen geldiğimde: Şuram acıyor işte, şuram demiştim de Bir türlü söyleyememiştim ya acıyan yanımı anne Bak şimdi söylüyorum. Şuram işte, Sol yanım çok acıyor anne. Hem de her gün acıyor anne her gün. Dün sabah annesi Ayşe'nin saçlarını örmüştü. Elinden tutup okula getirdi. Yakası da danteldi. Zil çalınca öptü, hadi yavrum sınıfa dedi. Ben de ağladım, Ağladım hiç de utanmadım. Öğretmen ne oldu dedi? Düştüm, dizim çok acıyor dedim. Yalan söyledim anne. Dizim acımıyordu ama sol yanım çok acıyordu anne. Bugün ben de saçım örülsün istedim. Babam ördü ama onunki gibi olmadı. Dantel yaka istedim. Babam; "Ben bilmem ki kızım." dedi. Bari okula sen götür dedim. "Kızım, iş..." dedi. Ben de bana ne dedim, ağladım. "Kızım, ekmek" dedi babam. Sustum ama okula giderken yine ağladım anne. Ha, bi de sol yanım yine çok acıdı anne. Herkesin çorapları bembeyaz, benimkiler gri gibi. Zeynep, "Annem, beyazlara renkli çamaşır katmadan yıkıyormuş" dedi. Babam hepsini birlikte yıkıyor. Babam çamaşır yıkamasını bilmiyor mu anne? Uffff, babam, her gün domates peynir koyuyor beslenmeme. Üzülmesin diye söylemiyorum ama Arkadaşlarım her gün kurabiye, börek, pasta getiriyor. Biliyorum babam pasta yapmasını bilmez anne. Hava kararıyor, ben gideyim anne. Babam bilmiyor kaçıp kaçıp sana geldiğimi. Duyarsa kızmaz ama çok üzülür biliyorum. Kim bozuyor toprağını, Çiçeklerini kim koparıyor? İzin verme anne, Ne olur toprağına el sürdürme! Eve gidince aklıma geliyor bi de bunun için ağlıyorum anne. Bak, kavanoz yanımda, toprağından bir avuç daha alayım. Biliyor musun anne? Her gelişimde aldığım topraklarını Şu kavanozda biriktirdim. Üzerine de resmini yapıştırıp başucuma koydum. Her sabah onu öpüyor kokluyorum. Kimseye söyleme ama anne Bazen de konuşuyorum onunla. Ne yapayım seni çok özlüyorum anne. Ha unutmadan, Öğretmen yarın anneyi anlatan bir yazı yazacaksınız dedi. Ben babama yazdıracağım. Öğretmen anlarsa çok kızar ama bana ne kızarsa kızsın. Ben seni hiç görmedim ki neyi, nasıl anlatacağım anne. Senin adın geçince sol yanım acıyor anne. Hiç bir şey yutamıyorum. Bazen de dayanamayıp ağlıyorum. Kağıda da böyle yazamam ya anne. Ben gidiyorum anne, Toprağını öpeyim, sen de rüyama gel beni öp. Mutlaka gel anne, Sen rüyama gelmeyince Sol yanımın acısıyla uyanıyorum anne. Sol yanım acıyor anne. İşte tam şurası, Sol yanım çok acıyor anne. Seni çok özledim anne, çooook... Ayla Aydemir

3 Mayıs 2009 Pazar

NASIL BİR DUYGUDUR TÜRK OLMAK?

Türk olmak, Osmanlı'nin borcunu ödemektir. Hovarda babanın borçla yaşayan evladı gibi. Kafkaslarda, Kosova'da , Bosna'da, Batı Trakya'da ve Makedonya'da bilmem kaç asır geçmiste kalan meselelerin hesabını vermektir, Türk olmak Türk olmak; - Anadolu'da ve Balkanlar'da soykırıma uğrayıp - karşılığında yapmadığı soykırımla suçlanmaktir. Türk olmak; - faşist olmaktir, - vatanına, milletine, tarihine sahip çıktığında. - demokrat ve cagdas olmaktır, - vatanına, milletine, tarihine sövüldügünde. Türk olmak, lisanının Avrupa'da yasaklanmasıdır ve yine Türk olmak kendini ve derdini anlatamamaktir. Avrupa'da hor görülmektir Türk olmak...Ataların. bilmem kaç asır önce Viyanayı sadece kusatıp, Napolyon gibi bütün Viyana'yi yakmadığı için. Türk olmak; -Boş ve melul gözlerle hayretle bakmaktır her türlü aşağılanmaya -mütevazi kişiliğini ve gururunu yitirmeden. Türk olmak; - Selanik'te Pontus Anıtı'nın, - Viyana'da çiğnenen yeniçeri minberinin ve de - Malta'da papazin üzerine bastigi Türk bayragi heykelinin önünden geçmektir. Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir. - Üç kitadan dönüp, - bir küçük yarımadada misafir muamelesi görmek. Sayısız imparatorluklar kurup , kurup yücelttiği birçok imparatorluk'uçökertmektir Türk olmak... Türk olmak; - Arabaya kosulan ilk atın vatanında, - ilk yazılı antlasmanin imzalandığı yurtta, - yazının bulundugu, - paranın icat edildigi - her metrekaresinden bereket fışkıran bu yurtta, - kalkınmak icin yabancı sermaye beklemektir. Türk olmak; - Truva'dan bu yana, - Sümer'den bu yana serpilerek gelse de, - tarihten eski bu topraklarda, - bütün zamanlardan damıtılarak gelen yüksek değerlerine rağmen, - bir haftalık hafıza ile, balık hafızası ile yaşamaktır. - Dogu Roma'yı da - Bati Roma'yı da yikip, - yeni Roma olan AB'ye girmeye calısmaktır, Türk olmak. Türk olmak; - Mostar'da köprüdür, - Kerkük'te kale - Istanbul'da Kızkulesi'dir, - Anadolu'da bugday - Çukurova'da pamuktur, - Ege'de tütün, üzüm, incir - Karadeniz'de fındık, - Trakya'da ayçiçegidir ya da Mimar Sinan Türk olmak; - Çanakkale'de ölmektir. - Çanakkale'de ölmeden önce düşmana su vermek - ya da onun yaralısını sırtında kendi hastanesine taşımak, - Düsmanın ardından rahmet okumak, - kanlısından helallik almaktir. - Sabahları odana rahmet dolsun diye, camı açmak, - Kar yağdığında kayak yapmayi degil, evsizleri düsünmek, - Balkon kösesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymak, - Yagmura rahmet, kara bereket diye bakmaktir,Türk olmak Türk olmak; - harap bir ülkede, - zengin ülkelerin müstemlekesi olmayı reddedip, - tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile, - paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirliği olmasina ragmen, - yedi düvele meydan okumaktir. Türk olmak; - askere davul-zurna ile uğurlanmaktir, - belki de dönmeyecegini bilerek. Türk olmak; - Annelerin, sehit oğlunun ardından; 'Bir oglum daha olsun, onu da vatan icin gönderecegim.' - Babaların gözyaslarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken oğullarının,'Vatan sagolsun!' demeleridir. Türk olmak; - 'Türk çayında radyasyon olmaz!' yalanları ve, - 'Gusül abdesti alana AIDS bulasmaz!' dolanları ile yaşamaktır. Türk olmak; - ecdadın yasadıgı kıtlıktan dolayi, çayın yanında gelen şekerden fazla olanı garsona geri vermek, - aynı nedenle , yemegi ziyan etmekten korkmak - Göz hakkına, diş kirasina saygı duymakdır.. Türk olmak; - Evindeki bir kap aşın yarısını Tanrı misafirine vermektir. - Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır Türk olmak. Türk olmak; - milli maçta, askeri törenlerde ağlamak, - Ayhan Isik'a, Belgin Doruk'a aşık olmaktir. Türk olmak; - aşkını ölesiye sevmek, - Aşkı icin ölmek, - öldürmektir. - Sevdiceğinin elini bir kez tutamadan, toprağa girmektir. - En güzel ask siirlerini yüreginde hissetmektir. - Eşkiyaya türkü yakmaktir, Türk olmak. Milletine sövmek, ama baskasina sövdürmemektir, Türk olmak. Türk olmak; - Yunus'u bilmek, - Asik Veysel'i sevmek. - Mevlana'yı, Haci Bektas-ı Veli'yi ve Hoca Yesevî'yi - tek bir satırını dahi okumasa yüreğinde taşımaktir. Türk olmak; - saz çaldıgında, - ney üflendiginde, - kös dövüldügünde ve kaval çaldıgında, - yüreginin derinlerinde bir sızı hissetmektir, - bir de Yemen Türküsü'nde... - Hayatın sana verdiklerine 'Nasip', - vermediklerine 'Kısmet' demektir. - Her ikisiinin 'Hayırlısına' inanmaktır ve - ağlamamak için çok gülmekten çekinmektir. Türk olmak; - Asya'da batılı, - Avrupa'da dogulu diye tepki görmektir. Türk olmak; Irk sözünü bilmeden yaşamak, - Magazin programlari ile dizilerin arasına sıkışsa da, - silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir. Türk olmak; - mahalle maçı için aynı saatte, - on kisi buluşamazken, - milyonlarca kisinin bir anda bir araya gelmesidir. - tavla oynarken bile kavga ederken, - milyonlarca kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir. Türk olmak; - Ekonomik bunalımda Arjantin'de de mağazalar yağmalanırken, - daha agır durumlarda sıraya girerek, - sorumlusuna en ağır cezayı, tek bir cam kırmadan sandıkta kesebilmektir. Türk olmak; - en zayıf gününde bile dünyaya meydan okumak, - en dertli gününde bile her ufunetin bir şafakta bitecegini bilerek - tevekkül göstermektir. - Anadolu'da her düsen yagmur damlasina hamdetmek, - her çıkan başak için sükretmektir, Türk olmak Medeniyetler beşiği, yedi kocadan bakire canım Anadolu'da dimdik durabilmektir, Türk olmak... Velhasıl,zor zenaattir dostlar Türk olmak... Dr.Noyan Umruk

30 Nisan 2009 Perşembe

Yine İşsizlik!

Bir iddia "İnsanlar iş olmadığı için değil, aranılan niteliklere sahip olmadıkları için işsizdirler". Doğru mu bu? Bu sava karşı hemen ileri sürülebilecek tez şudur: Öyle olsaydı bu kadar diplomalı işsiz olmazdı; onlar da mı aranan niteliklere sahip değiller? Cevap: Diplomanın -nasıl oluyor ise- aranılan nitelikleri kazandırdığı gibi bir "inanç" var. Halbuki böyle bir bağlantı yok. Gerek devlet gerek vakıf üniversitelerinin büyük çoğunluğu -bilinen nedenlerle- diploma veriyor, fakat işgücü piyasalarının gereksindiği nitelikleri kazandıramıyorlar. Kazandıranların mezunları ise son sınıflarda -yurt içi ve dışından- kapışılıyor. Diplomanın nitelikli insan yetiştirdiği şehir efsanesini unutup gerçeklerle yüzleşmeliyiz. İkinci bir sav ise şu olabilir: İşverenler tam ne istediklerini bildiklerine ve eğitim yaşamı ile de içli-dışlı olduklarına göre nasıl olup da bu nitelik karşılaşmazlığı (mismatching) oluyor? Cevap: İşverenlerce yapılan mülakatlara dikkat ediniz. Mülakat tekniği adı altında zırva satanlar, en son okuduğu kitabı, kızdığı zaman ne yaptığını, ev hayvanı besleyip beslemediğini, bıçağı sol el ile tutup tumadığını ve daha ıvır zıvır şeyler sorarak aldıkları paranın karşılığını verdikleri inancını satarlar. Gerçekte ise sorgulanması gereken, kişinin, öngörülen iş için genel formasyonunun uygunluğu varsayımıyla, süreç içinde işin gereklerini ne denli kendi başına öğrenebilecek olduğudur. Nitekim, insan kaynakları departmanlarının baş derdi durumundaki konu, kendi başına bir şey öğrenemeyeceğine 15-20 yıl boyunca koşullandırılmış kişilerin, işlerinin gereklerini öğrenmek için dışarıdan eğitim verilmesini istemeleri, bu gerçekleşmediği sürece de işverenin görevini yapmadığını düşünmeleridir. Halbuki, çalışanın bir numaralı sorumluluğu işinin gereklerine göre "öğrenmek"; işverenin bir numaralı sorumluluğu ise kişilerin öğrenmeleri için "uygun ortamları hazırlamak"tan ibarettir. İşte, işgücü piyasasının gerektidiği niteliklerin bir türlü tanımlanamayışının nedeni budur. Tanımlanması gereken, işe alınacak kişilerin "öğrenebilirlikleri"dir. Bu nasıl olacak? Halbuki tüm eğitim yaşamı boyunca, ileride ihtiyacı olacaklar kendisine "öğretilen" ve bu saklı içerik (hidden curriculum) yoluyla "öğrenemeyeceği öğretilen" kişiler ve bunları çalıştıran kişiler, bu ihtiyacı nasıl hissedebilirler? İşte o abuk-sabuk mülakat işkencelerinin nedeni bu aymazlıktır. Asgari ahlaki nitelikleri ve yapacağı işe göre genel formasyonu uygun olan bir kişide aranabilecek tek nitelik, öğrenebilirliğini ne ölçüde kaybettiği, bunu ne sürede geri kazanabileceği ve bu konuda ne kadar istekli olduğudur. Yazan: M.Tinaz TİTİZ

23 Nisan 2009 Perşembe

DİKKATİMİZİ NASIL ARTTIRABİLİRİZ ?

Nefesi izlemenin, dikkatin gücü ve kalitesini nasıl geliştireceğinden bahsedelim.İnsana yaşam enerjisini veren”nefes” dediğimiz ilahi olgudur.Nefesle varız, bu nedenle bilgeler “hayat bir nefestir” diye tanımlar.”nefes tüketmek nefesi küvetli olmak ifadeleri , nefesin insan yaşamındaki rolünü ve gücünü ifade eder. Nefesi izlemek bize iki yönlü katkı sağlar. Birinci dağılan dikkatin toplanması, kendimize gelmek, ikincisi kendimizi tanımak. Dağılan dikkatin toplanması : Dikkatin kalitesinden bahsederken, “ Dikkatin yönü: iç yada dış dünya” diye tanımlanır. İç dünyadan kastedilen, kendi öz varlığımızdır. Nefes kendi öz varlığımızla en somut bağlantı ve direk bir köprüdür. Dikkatimiz dağıldığı anlarda, dikkatimizle nefesimizi izlemeye başlarsak; dış dünyadaki dikkati iç dünyaya yönlendirmiş ve nefes aracılığıyla öz varlığımıza bağlanıp kendimize gelmiş oluruz. Dışarı dağılan ve yayılan enerjimiz , iç merkezimizde toplanmaya başlar. Kendimizi daha rahatlanmış, dizgin ve huzurlu hissederiz. Nefesi izlemek, her an ve her durumda kolayca yapılabileceği için; pratik ve etkileyicidir. İstediğimiz bir anda, dikkatinizi nefesinize verin.Sadece , nefesin alınış verişini izleyin. Nefes almak ve vermek için hiçbir çabanız olmasın.Çünkü, o zaten kendiliğinden doğal bir ritim içinde olmaktadır. Bu nedenle nefesi izleme çalışmasına, farkına varmakta diyebiliriz.Eğer gözleriniz kapalı iken nefesi 1-2 dakika izlerseniz,çeşitli hedeflere dağılan işlemciler kendiliğinden bir araya gelir. Bunun nedeni, dikkatle nefesi izlerken düşüncenin durmasıdır. Düşünce neden durur? Dikkatiniz özünüze odaklandığınız için özde söz olmaz sadece yaşam enerjisi vardır. Bu enerji yenilenmesi ile, tekrar kaldığınız yerden dış hedefinize konsantre olabilirsiniz. Kendini tanımak : Nefesi izlemenin ikinci katkısı kendimizi tanımaya yardımcı olmasıdır. Bunun için: Sessiz bir yere oturup gözlerinizi kapatarak, tüm dikkatinizle nefesi izlemeye başlayacağız. Hiçbir şey düşünmeden, sadece nefesi izleyin. Bu nefes izleme çalışması, meditasyon olarak da tanımlanabilir. Uygulama ortalama 10-20 dakika sürdürülmelidir. Burada beklenen nedir ? Nefesi, sizin alıp vermediğinizi keşfedeceksiniz. Ben ya da kendim dediğimiz şey, bu nefese bağlı bir varlıktır. İçimizde nefes alıp veren varlık var., biz uykuda olsak da, komada olsak da nefes alınıp veriliyor.. Yaşamımız bu nefes alıp verene bağlı, fakat nefes bizim irademize bağlı değil. Bunu anlamak ve kabul etmek,nefes izleme çalışmasının ikinci amacıdır. Bu uygulama sırasında, olağan üstü bir enerji hissedilir. Tüm bedende bir elektriklenme olur. Tüylerin ürpermesi, karıncalanma, yanma ve titreme gibi hissedilebilinir.Bu nefes çalışması , her gün düzenli olarak en az bir kez, en fazla üç kez yapılmalı ve ortalama bir veya üç ay devam edilmeli.NEFES ALIP VEREN VARLIĞI HER AN HİSSEDER DURUMA GELMEK AMAÇTIR. Bu gerçekleşirse dikkat sorunu diye bir şey kalmaz.Çünkü dikkatin de kaynağı olan kaynağı bulmuş olursunuz. Eğer bu uygulamayı yaparken aklınıza sorular geliyorsa ( başlangıçta gelmesi çok doğaldır ), yanı düşünüyorsanız nefesi izleyemiyorsunuz demektir. İzlerken düşünce olmaz. Düşünce varken de izleme olmaz İzleme ile düşünme arasındaki farkı yakalarsanız, dikkat hakkında iyi bir keşif yapmış olursunuz. Yazarı: Klinik psikolog YALÇIN KİREÇCİ

9 Nisan 2009 Perşembe

Yatak odanızın havasını gece boyunca size yeteceğinden emin misiniz?

Bir insan günde 12000 litre hava tüketir bu da saatte 500 litre havaya yani 500.000 cm3 havaya denk gelir. 100 000 cm3 oksijen tüketiriz Evinizdeki yatak odasının hacmini hesaplayarak uyuduğunuz süre boyunca havanın yetip yetmeyeceğini hesaplayınız. Hacim Hesabı : V=a . b .c =................ cm3 /500 0000 cm3 =........Saat / Uyuduğunuz süre a= odanızın Eni b= odanızın boyu c= Odanızın yüksekliği Balık suda yaşar, insan havada yaşar. Her nefes alışımızda ciğerlerimize yarım litre temiz hava dolar: böylece günde 12,000 litre hava tüketiriz, yani, havanın litresi 1,29 gram geldiğine göre, 15 kilogramdan fazla. Hava renksiz, tatsız ve kokusuz olduğu için, varlığını, rüzgâr biçiminde esmedikçe, hiç belli etmez. 1773 yılında havanın en az iki gazın karışımı olduğunu ilk bulan, büyük Fransız kimyacısı Lavoisier oldu. Lavoisier bu gazlardan biri olan oksijenin, yanma ve solunum için şart olduğunu, diğerinin yani azotun ise bu fenomenlerde hiç bir rol oynamadığını gösterdi. Azot gazına adını o verdi. Odun, kömür, mazot, hava olmayan yerde yanamaz: yanan bir mumun üstüne bir kavanoz kapatacak olursanız alevi söner. Bunun gibi, havadaki oksijen, organizmamızda besinlerin (alevsiz ve çok ısı vermeden) ağır yanması için şarttır ve bu yanma, vücut ısısını korur, organizmaya kasların ihtiyacı olan maddeleri sağlar. Yağmur damlalarıyla sürüklenen veya mikroplar aracılığıyla toprağa bulaşan azot, bitkiler tarafından tüketilir. Ama havada, hepsi de yararlı olan başka gazlar da vardır. 100 litre havayı tartar ve bütün bileşimlerini ayıracak olursak, 78 litre azot, 20 litre oksijen ve l litre argon elde ederiz. Çok az miktarda nadir gazlar da buluruz. Bunlar gerçekte nadir adını hak etmişlerdir: çünkü, bir tek litre neon elde etmek için, 70,000 litre havayı işlemden geçirmek gerekir, l litre helyum için ise 200,000 litre ve l litre ksenon için de 10 milyon litre hava gerekir. Sıvı Hava Bütün bu gazlar sanayide sıvı havadan elde edilir. Çünkü bütün maddeler gibi hava da gaz, sıvı veya katı halde bulunabilir. Her şey bir basınç ve ısı sorunudur: havayı sıfırın altında 193 dereceye kadar soğutursak mavimtırak bir sıvıya dönüşür. Ama yeniden ısınmaya bırakacak olursak bileşimindeki maddelerden her biri ayrı ayrı ısıda yeniden gaza dönüşecek ve böylece bu maddeler birbirinden ayrılacaktır. Oksijen çelik yapımında, füze motorlarının çalışmasında ve kaynak makinesinde kullanılır. Azot, kimya sanayiinde hammadde olarak (amonyak, gübre v.b. üretimi) çok geçerlidir. Argon ile kripton bazı elektrik ampullerinin seyreltilmiş atmosferini oluşturur. Neon, ışıklı ilân tüplerinde güzel, kırmızı bir renk verir. Sıvı hava daha birçok yerde, özellikle nakledilecek organların korunması için tıp alanında kullanılır.

3 Nisan 2009 Cuma

KADIN DİLİ

Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak, ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim, dedim. Deniz kenarında ki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum. Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı. Hoş beşten sonra konuya giriyorum. -Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor. Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse! -Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık. -Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım. Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım. -Kaç dil biliyorsun oğlum sen? -İngilizce, Fransızca bir de kendi dilimi de sayarsak Türkçe’yle üç dil oluyor. -Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna “kadın dili” de diyebilirsin. Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya çıkıyor. -Kadınların ayrı bir dili mi var? -Tabi ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçe’yi öğrenmeli. -İyi de niye Bükçe? -Çünkü kadınlar konuşurken genellikle, söyleyecekleri sözü, net söylemezler. Eğip bükerler onun için dilin adını “Bükçe” koydum. -Bükçe zor bir dil mi baba? diye sordu gülerek. -Bana bak, çok önemli bir konu, eğleniyor gibisin biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek Bükçe konuşurlar sonrada senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca “seni seviyorum” diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca “seni seviyorum” un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir. -Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar. -Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır, cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından dolayı, sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü. -Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani. -Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendiler leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için, leb, deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb, demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. Niye, leb, demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor, diye canları sıkılır. -Biz de bazen Canan’la böyle sorunlar yaşıyoruz. Niye düşünmedin, diye kızıyor bana. -Kızarlar oğlum kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendiler gibi düşünceli olmamızı beklerler fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor. -Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi? -Var dedik ya oğlum, Bükçe’yi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın? -Hazırım baba. -Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçe’de en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana “bu gün bir elbise aldım.” diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığı andan başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır. -Hikaye dili yani. -Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, “Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes.” demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde, bittin demektir. İster öyle de, istersen “seni sevmiyorum.” de. İki durumda da “seni sevmiyorum” demiş olacaksın. -Ne alakası var, baba. Seni sevmiyorum demekle, kısa anlat demenin. -Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler. -Bu önemli, Bükçe’de dinlemek sevmektir, diyorsun. -Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken, bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkeklerde imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve sözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir. -Geçen hafta Canan bana “Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım.” dedi. Ben de “Böyle de iyisin.” dedim. Canı sıkıldı bir kaç saat surat astı. “Neyin var.” diye sordum. “Hiçbir şeyim yok.” dedi. Sence nerede hata yaptım? -Böyle de iyisin, derken o “de” ekini orda kullanmamalıydın. Canan bunu şöyle anlamıştır. Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin.” -Peki ne demem gerekiyordu? -Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar. O gün “Hayatım sen zaten çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok.” deseydin, o günün zehir olmazdı. Mesela bir gün kucağına oturup, ağır mıyım, derse sakın “evet, biraz” falan deme “hayır” de. Yoksa bir daha kucağına oturmaz. -Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar. -Aferim oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır. -Ve asla unutmazlar, değil mi? -Aynen öyle. Yıllar önce annene, annesi için “biraz cimri” demiştim. Hala “Sen benim annemi sevmezsin.” der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar. -Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi. -Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama “sen şunu mu demek istiyorsun.” diye asla yüzüne vurmayacaksın. -Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de diyebiliriz. O beni iğnelediğinde “niye bana iğne batırıyorsun” diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım. -Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. “akşama tok mu geleceksin.” diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini. “Tok gel, yemekle uğraşmak istemiyorum” demek istiyor. Anladım ama tabi “ne demek istiyorsun.” demedim. -Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine çıkmıştık. -Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul gününden tok gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekle uğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan “Canım benim karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da yorgunum, gelirken bir şeyler getir yiyelim.” demez. Sanki böyle derse, iyi ev kadını rütbesi tozlanacak, mevki kaybedecek. İlla Bükçe anlatacak, asık bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor. “Hayır, evde yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin.”dedim. “Tamam” dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası döner yaptırdım. Onun dönerini de kepekli ekmek arasına yaptırdım. Bunu düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdinde, bu sıralar. -Bu Bükçe’de kısa konuşma yok mu baba? -Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, “Neyin var” diye. “Hiçbir şeyim yok.” diyorsa, aman bir şeyi yokmuş, diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar. -Bükçe’de “Hiçbir şey yok” demek “Çok şey var, benimle ilgilen” demek oluyor, o zaman. -Evet. Biz erkekler “Bir şey yok.” diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir şey vardır ama; şu anda konuşacak bir şey yok.” diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için “Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım.” demek istiyordur. Çok nadirdir, gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksın tabi. -Bir arkadaşım da kadınların “peki” demesi tehlikelidir, demişti. -Doğru. Bir kadının ağzından çıkan “kuru bir peki, olur, tamam” her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe de “Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım.” demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında “peki canım, olur hayatım” gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok. -Zor bir dil baba. -Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi, ilk başlarda öğrenirken biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı senin, Bükçe, konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli. -Anlamak da pek kolay değil ama. -Korkma o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar, ve konuşurken suçlayarak konuşurlar fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler. -Nasıl yani? -Mesela, karın sana “ne zamandır dışarı çıkmadık.” derse bunu suçlama olarak üstüne alma, seninle gezmek canı istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. “Daha geçenlerde gezmeye gittik.” gibi bir savunmaya girme. “Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz.” de, konu kapanır. Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur. -Küçük ama önemli detaylar. -Aynen öyle. Mesela karın “üşüdüm” diyorsa, üstünü kalın giy demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur. -Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe’yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik, belki. -Haklısın aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır. -Not mu alsaydım, epeyce detayı varmış dilin. -Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük “Fark etmez”dir. Fark etmezi kadınlar “Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap ” diye anlarlar. -En değerli sözcük nedir? -Sen bil, bakalım. -Seni seviyorum, demek herhalde. -Evet, kadınlar “seni seviyorum” sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler söylemiştim, zaten biliyor diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz. -Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana. -Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlarda çok önemli tabi. Kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle. -Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani. -Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler, değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama eğer sen hep alıp vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler. -Tamam baba bunlara dikkat edeceğim. Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi. -Baba çok teşekkür ederim. Bükçe’yi anlamaya başladım. Canan aradı. “Salonun perdelerini ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi baksak.” dedi. Tam “Fark etmez, sen seç” diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi “Ev de perde de umurumda değil” gibi anlayacağı aklıma geldi. “Tabi canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen,” dedim çok mutlu oldu. Kendi seçecek. -O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız. -Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe’yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum. -Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlar ki yüzleri gülsün. Sema Maraşlı/ Eşimle Tanışmayı Unutmuşuz Kitabından YAZARI: Sema MARAŞLI

2 Nisan 2009 Perşembe

Bir şey öğreten aslında ne öğretir?

Ağrı Dağı'nın yüksekliği, üçgenin iç açılarının toplamı, cisimlerin niçin düştüğü, Karlofça Antlaşması'nın maddeleri ve daha binlercesi...

Bunları bize öğretenler, aslında esas öğrettiklerinin bu bilgiler olmadığının acaba farkındalar mı?

Burada “öğreten” sözcüğü ile yalnızca eğitim sınıfını değil, birilerine bir şeyler öğretmeye, benimsetmeye, ezberletmeye, belletmeye çalışan tüm kişi, kurum ve kuruluşları kastediyorum.

“Saklı içerik”!

Bu bir eğitim terimi. Alttan alta öğrenilen anlamına geliyor; hatta, öğreten de öğrenen de farkında olmadan.

Bir karikatür görmüştüm. Saklı içerik terimini çok iyi açıkladığını düşünürüm: Muhtemelen bir diktatör, bir kürsüden halka hitap ediyor. Dinleyenlerin ellerinde çeşitli yüceltici pankartlar var. “Yaşa varol”, “sen bizim her şeyimizsin”, “seninle sonsuza kadar”, “ülkemizi kalkındırdın”, “dostlarımız sevinsin düşmanlarımız korksun” ve bu gibi onlarcası. Fakat bu övgü dolu pankartları taşıyanlar öyle dizilmişler ki büyük harflerle şöyle bir sözcük oluşturmuşlar: YUH!

Buradaki fark sadece, dizilenlerin ne söylemek istediklerini çok iyi bilmeleri.

Bir de deney!

Bir kafese beş maymun koyulur..Ortaya da bir merdiven ve tepesine de iple muzları asarlar. Her bir maymun merdivenleri çıkarak muzlara ulaşmak istediğinde dışarıdan üzerine soğuk su sıkarlar..

Her bir maymun aynı denemeye giriştiğinde buz gibi soğuk suyla ıslatılır...Bütün maymunlar bu denemeler sonunda sırılsıklam ıslanırlar.

Daha sonra, suyu kapatıp maymunlardan biri dışarı alınıp yerine yeni bir maymun koyulur. İlk yaptığı iş muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak olur; fakat diğer dört maymun buna izin vermez ve yeni maymunu döverler...

Daha da sonra ıslanmış maymunlardan biri daha yeni bir maymunla değiştirilir...ve merdivene ilk yaptiği atakta dayak yer..Bu ikinci yeni maymunu en şiddetli ve istekli döven ilk yeni maymundur.

Islak maymunlardan üçüncüsü de değiştirilir. En yeni gelen maymun da ilk atağında cezalandırılır. Diğer dört maymundan yeni gelen ikisinin en yeni gelen maymunu niye dövdükleri konusunda hiç bir fikirleri yoktur..

Son olarak en baştaki ıslanan maymunlarin dördüncüsü ve beşincisi de yenileriyle değiştirilir.Tepelerinde bir hevenk muz asılı olduğu halde artık hiç biri merdivene yaklaşmamaktadır..

Saklı içerik öyle etkilidir ki..

Öğretilmesi niyetlenilene açık içerik (Arapça müfredat) denilirse, saklı içeriğin en önemli özelliği, öğrenilebilme düzeyinin açık içeriğe oranla kat be kat yüksek oluşudur. Bu nedenle, öğreticilerin ne öğretmeye niyetlendiklerinin bir önemi yoktur, nasıl olsa pek öğrenilmez, ama saklı içerik çok iyi öğrenilir.

Hatta denilebilir ki açık içerik yoluyla sadece bilgiler, saklı içerik yoluylaysa eğitimin esas amacı olan davranışlar öğrenilir.

Her açık içeriğin arkasında bir de saklısı vardır!

Neredeyse bir kural olarak, öğretilmek istenilen her şeyin ardında bir de saklı içerik vardır. Eğer öğretici kişi bunun farkında ise gerekli önlemleri alarak saklı içeriğin varsa olumsuz etkilerini silebilir.

Bu kavramın farkında olan kişiler, karşılarındakilerin gerçekten öğrenmelerini istediklerini saklı içerik biçiminde verirler. Tabii ki bu, öğreticinin farkındalığına ve de niyetine bağlıdır. Farkında ve iyi niyetli kişiler bu dolaylı mesajlar yoluyla gayet yararlı davranışlar kazandırırken, bu kavramın farkında olmayan öğreticiler -bilmeden de olsa- derin olumsuzluklara yol açarlar.

Hem farkında ve hem de kötü niyetli olanlar ise gerçek birer zihin soykırımcısıdırlar.

Peki öğretenler -aslında- ne söylüyor?

Herhangi bir yolla birisine bir şey öğretme girişiminde bulunan bir öğreticinin dolaylı mesajı açıktır: “bir şey öğrenmen gerekiyorsa, bir öğretici olmaksızın bunu kendi kendine yapamazsın”.

Bunun, hergün yeni bilgi, beceri ve davranışlar kazanmak zorunda olan ve de bunu kendi kendine yapmak zorunda olan çocuk, genç ve de erişkinlerimiz açısından ne anlama geldiğini düşünebiliyor musunuz?

Tüm insanların -hiç ayrımsız- doğuştan sahip oldukları genetik miraslarından, yaşamlarını sürdürmede başlıca yardımcıları olabilecek bir araçtan mahrum bırakılmaları demek değil midir?

Öğretme-benimsetme okulda bitmez!

Keşke bu süreç okulda bitseydi. Türünün öğrenme yeteneğini keşfeden insan, kendi doğrularını benimsetebileceği etkili bir yol bulmuş, üstüne üstlük bunu “ona yararlı bilgileri öğretirken” dolaylı olarak öğrettiği “sen kendi başına öğrenemezsin, öğreticilere ihtiyacın var” koşullandırmasıyla, gelecekteki ideolojik, etnik, dini saklı içeriklere de zemin hazırlamıştır. Bu ise giderek benimsetme, zorlama, şiddet, terör ve savaşların gerçek alt yapısıdır.

Çevrenize bakınız, “aklına geliveren” ya da “duyduklarından” bu kadar emin insan başka nasıl mümkün olabilirdi?

Yaşlı, orta yaşlı ve genç cesetler!

Bildiklerinin doğruluğuna yürekten ikna olmuş / ikna edilmiş, artık merak etmeyen, sadece bildiklerini başkalarına da benimsetmeye, öğretmeye çalışarak, gerekirse bu yolda ölmeye ve öldürmeye azimli kaçınılmaz sona adım ,adım yürüyen her yaştan milyonlar..

Yeni çağın sadece “bildiklerinden kuşku duyanların, sürekli merak edenlerin ve kendi kendine öğrenebilenlerin” ayakta kalacağı, diğerlerinin ise kendi kendilerini yok edeceği bir çağ olduğunu umabilir miyiz? Maymun ve muz deneyi ümidimizi kırıyor ama..

Yazarı : M. Tinaz TİTİZ