30 Ağustos 2016 Salı

HİDROJEN ENERJİSİ KULLANIMI

Selam olsun! Bilim ve teknolojinin, takipçi ve destekçilerine . Şimdi sizlerle birçok soru sorup birçok soruya cevap vereceğiz. Bu yazımızın konusu hidrojen enerjisi nedir ve Türkiye’de hidrojen enerjisi ne durumdadır. İlk olarak “hidrojen nedir” onu açıklayalım.
Hidrojen dediğimiz element 1500’lü yıllarda keşfedilmiş, 1700’lü yıllarda ise yanabilme özelliğinin farkına varılmış, evrenin en basit ve en çok bulunmasıyla ünlü elementi olup, renksiz, kokusuz, havadan 14.4 kez daha hafif ve tamamen zehirsiz bir gazdır. Evrenin kütlece % 75’ini, atom sayıca % 90’nı oluşturan bu element, evrenin temel enerji kaynağıdır. İnsanlık tarihi boyunca bilinen tüm yakıtlarla karşılaştırıldığında birim kütle başına en yüksek enerji içeriğine sahip elementtir. Örnek vermek gerekirse;1kilogram hidrojen 2.1 kilogram doğalgaz veya 2.8 kilogram petrole denk enerjiye sahiptir. Lakin birim enerji başına hacmi diğer elementlere kıyasla yüksektir. Hidrojen gazını yapay bir şekilde ilk kez T. Von Hohenheim (Paracelsus olarak da bilinir, 1493 – 1521) güçlü asitlerle metalleri reaksiyona sokarak elde etmiştir ama Paracelsus elde ettiği şeyin yeni bir element olduğunu anlayamamıştır. 1671 yılında Robert Boyle tekrar keşfetmiş ancak 1766 senesinde Henry Cavendish, Paracelsus’un bulduğu üzere metal asit reaksiyonuyla elde edilen, havada yanan, yandığında su açığa çıkaran hidrojenin ayrı bir element olduğunun farkına varmıştır. 1783’teyse Antoine Lavoiser Laplace tarafından bu mucizevi elemente hidrojen ismi verilmiştir.
Hidrojen enerjisi kullanımın ne kadar yüksek bir verim sağladığını anlamanız için, en bol fosil yakıtlardan olan kömürün diğer yakıt ve enerjilere dönüştürülerek ulaştırmada kullanılmasına ilişkin verileri aşağıda toparladım;
1 ton kömür -> benzine dönüştürme -> otobüs çalıştırma -> 708 km yol
1 ton kömür -> elektriğe dönüştürme -> otobüs çalıştırma -> 772 km yol
1 ton kömür -> hidrojene dönüştürme -> otobüs çalıştırma -> 1 030 km yol
Hidrojen enerjisinin bu denli verimli ve çevreci oluşu çeşitli ülkelerin işbirliği sonucu uluslararası programlar ve projeler başlatmasına da neden olmuştur. Bu çalışmalardan Euro-Québec Hidro-Hidrojen Pilot Projesi (EQHHPP) 100 MW’lık kapasitesiyle dikkat çekmektedir. Bu projeyle Kanada’da hidrolik kaynaktan elde edilecek elektrik enerjisi suyun elektrolizinde kullanılarak üretilecek gaz hidrojen, tekrar Kanada’da sıvı hidrojen (LH2), amonyak (NH3) ve metilsiklohekzan (MCH) biçiminde bağlanarak, Atlantik Denizinden gemilerle Avrupa’ya taşınacaktır. Avrupa’da bu enerji uygulamasıyla elektrik enerjisi gaz ve/veya sıvı hidrojene dönüştürülerek konutlarda, termik santrallerde, halk otobüslerinde ve araçlarda, uçaklarda yakıt olarak kullanılabilecek, ayrıca kimya endüstrisi için toluen üretilecektir. Enerji ekonomisinin yapmış olduğu analizlere göre Kanada’daki 100 MW’lık hidrolik güç, Almanya Hamburg’da 74 MW’lık hidrojen gücüne dönüşmüş olacak ve bu güçle yılda 614 GWh enerji sağlanacaktır. Böyle bir proje için toplam tesis maliyetinin 415 milyon ECU (~514.4 milyon ABD $’ı) olduğu saptanmıştır.
Bir teknoloji standartları olmadan kökleşemeyeceği ve tanımlanamayacağı bilindiği için hidrojen enerjisi için uluslararası standart çalışmaları yapılmaya başlanmıştır.
Türkiye gibi gelişmekte olan ve teknoloji üretme aşamasındaki ülkeler nazarında düşünüldüğünde, uzun vadede fotovoltaik güneş-hidrojen sisteminin daha uygun olduğu saptanmıştır. Fotovoltaik paneller ile elde edilecek elektrik enerjisinden, suyun elektrolize uğratılarak hidrojen ürettiği bu yöntemde, 1 metre küp sudan 108.7 kilogram hidrojen elde edilebilir ve bu yaklaşık 422 litre benzine eşdeğerdir.
Türkiye’nin hidrojen üretimi bakımından şanslı olduğu nokta, Karadeniz’in uzun bir kıyı şeridi boyunca tabanında kimyasal biçimde depolanmış hidrojendir. Karadenizde % 90’ı anaerobik olan su içerisnde hidrojensülfid (H2S) ihtiva etmektedir. Elektroliz ve oksidasyon reaktörü gibi reaktörlerin kullanılmasıyla, H2S den hidrojenin elde edilmesi konusunda yapılmış bazı teknolojik çalışmalar mevcuttur. Bu konuyla ilgili diğer bir teknoloji geliştirme projesi ise semikondüktör partiküllerinin kullanımıyla fotokatalitik yöntem sayesinde hidrojen üretimidir. Güneş ve rüzgar enerjisinin de içinde bulunduğu bazı bilimsel araştırmalar mevcut olmakla beraber, Karadeniz’in H2S içeren suyundan hidrojen üretimi için Bulgaristan proje geliştirme çalışmalarına başlamıştır. ABD’nin Enerji Departmanı, 2025 yılında Amerika’daki enerji tüketiminin % 10’unun hidrojen enerjisiyle sağlanması ve böylece dışarıdan petrol alımının% 50 oranla azaltılmasının hedeflendiği göz önüne alınırsa, Türkiye’de hidrojen enerjisi’ne verilen değerin artırılması, hidrojenin evrenin en temel enerji kaynağı olduğunun unutulmaması gerektiğini düşünüyorum. Hidrojenin ülkemiz için büyük bir umut olabileceği ve enerji konusunda dışa bağımlılığı çok büyük miktarda azaltacağı gerçeğinin altını önemle çiziyor, bilim,teknoloji ve mühendislik alanlarında yapacağımız çalışmalarla ülkemizi daha iyi bir yere getirebileceğimize inanıyorum.
KAYNAK: http://www.muhendisbeyinler.net/hidrojen-enerjisi-nedir-ve-kullanim-alanlari/

22 Mayıs 2016 Pazar

BURKULMUŞ YERİN MASAJ YAPILARAK AÇILMA ESNASI OKUNAN DUA


Burkuğun ağaçları ,ağacın dalları. Dalların budakları. Budağın yaprakları. Yaprağı yel götürdü.
Derdimi sel götürdü. Keşiş yumurtaya gitti. Ben tavaya gittim. Keşiş yumurtadan gelinecek. Ben tavadan gelinecek, yer yarıldı, gök delindi. Damar açıldı kan yürüdü.( Annemin annesi, Damar tıkanıkları esnasında, eklem yerlerinin masaj yapılarak açılmasında okuduğu dua.)

10 Ocak 2016 Pazar

Güz Yemişi Türkiye'nin her yerinde yetiştirilecek


Birçok hastalığa iyi geldiği belirtilen "güz yemişi"nin başta Karadeniz Bölgesi olmak üzere Türkiye'nin diğer yörelerinde üretilebilmesi için çalışma başlatıldı.

Eski çağlarda "kutsal zeytin" olarak adlandırılan ve içeriğindeki likopen maddesi nedeniyle birçok hastalığa iyi geldiği belirtilen "güz yemişi"nin başta Karadeniz Bölgesi olmak üzere Türkiye'nin diğer yörelerinde üretilebilmesi için çalışma başlatıldı.

Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bağ Yetiştirme ve Islahı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hüseyin Çelik tarafından 5 yıl önce üniversitenin araştırma ve uygulama sahasında yetiştirilen meyvenin ülke genelinde yaygınlaştırılması sağlanacak.

Prof. Dr. Çelik yaptığı açıklamada, "mucize yemiş" olarak da bilinen ve birçok hastalığın önlenmesinde etkili olan güz yemişinin, ülke genelinde yetiştirilmesini sağlayacaklarını söyledi.
Güz yemişi meyvelerinde domatese gore 18 kat daha fazla likopen maddesi olduğunu aktaran Çelik,“Likopen, birçok kanser hastalığının önlenmesinde etkindir. Meyvenin içeriğindeki likopenin birçok kanser türünü önlemesinin yanında kalp sağlığına da iyi geldiği bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Bu nedenle başta Karadeniz Bolgesi olmak üzere ülkemizin bütün yorelerinde bu meyveyi yaygınlaştırmaya çalışıyoruz." dedi.

Güz yemişinin Asya'dan dünyaya yayıldığını, 1800'lü yıllarda Amerika ve İngiltere'ye taşındığını, 2000'li yılların başlarında ise Türkiye'ye getirildiğini vurgulayan Çelik, meyvenin Asya ülkelerinde halk hekimliği kapsamında yüzyıllardır kullanıldığına dikkati çekti.
Kaynakhttp://www.tarimtv.gov.tr/HD5577_guz-yemisi-turkiye-nin-her-yerinde-yetistirilecek.html:

18 Ekim 2015 Pazar

Vücudumuzun Biyolojik Saati


Dr. Bülent Yardımcı

Sağlıkla ilgili en çok merak edilen konulardan birisi uyku, yemek, spor gibi aktivitelerin belli saatlerde yapılmasının daha iyi olup olmayacağı konusudur. İnsanların tümünü standart olarak aynı şekilde yaşatmak mümkün değildir. Fakat bazı temel prensipleri bilmek ve bunlara uymak sağlıklı yaşam açısından bize birçok avantaj sağlayabilir.

Gerçekten de vücudumuzun içinde bir saat vardır. Tüm hormonal sistem ve yaşam aktivitelerimiz Circadien (Ritm) denilen bir düzene göre çalışır. Yani tüm sistemler günün belli zamanlarında belli bir düzende çalışma, her gün de bunu tekrarlama eğilimindedir. Buna uygun bir yaşam düzeni uygulamak vücudu daha az yıpratacak, daha uzun ve sağlıklı yaşamamızı sağlayacaktır. Vücudumuzun saatinin en önemli ayarı gün ışığıdır. İnsanoğlu hava karardığında uyuma ve dinlenme, gün ışıdığında da tekrar aktif olmaya uygun bir yapıdadır. Uykumuzu düzenleyip, dinlenmemizi sağlayan hormon melatonindir. Gece salınımı artarak sağlıklı uyumamızı sağlar. Sağlıklı bir insanın ortalama uyku ihtiyacı 7-8 saat arasındadır. Fakat bu sabit değildir. Genetik özellikler, yaşam alışkanlıkları, çalışma hayatı ve mevsimsel değişimlere bağlı olarak 4-5 saatten 10 saate kadar değişebilir. Örneğin ergenlik döneminde çoğunlukla uyku ihtiyacı artar, yaşlılıkta ise azalır. Melatoninin bir çok sistem ile etkileşimde olduğu düşünülmekte ve bu konu üzerinde çalışmalar yapılmaktadır.

Sabah: Sağlıklı bir insanda sabahın erken saatleri vücudun toparlanmaya başladığı saatlerdir. Gece boyunca dinlenen vücut, günlük aktiviteleri karşılamaya hazırlanır. Direncimizi artıran kortizol, tiroit hormonları, adrenalin ve benzeri hormonlar sabah saatlerinde yükselir. Düşük olan tansiyon ve nabız değerleri normale dönmeye başlar. Bu toparlanma kişiden kişiye değişmekle birlikte, saat 08.00-10.00 saatleri arasında tamamlanır. Kırsal alanda erken çalışmaya başlayan insanlarda daha erken saatlerde vücut toparlanabilir. Çünkü yatış saati ve uyku süresinin önemi büyüktür. Birçok kişi sabah spor yapmanın zorluklarında bahseder. Nedeni kendini toplayamadan vücuda yüklenmektir. Bilinenin aksine birçok insan için uygun spor saati öğleden sonra, akşama doğrudur. Sabah kahvaltısı ve sıvı alımı güne daha zinde başlamamızı sağlar.

Öğle: Yaptığımız iş ve çalışma tempomuza göre çoğunlukla öğle üzeri biraz enerji düşüşü ve dinlenme ihtiyacı doğar. Öğle yemeğinden sonra ortalama 1 saat kadar vücudun yeniden toparlanma süreci olur. Sonra güç ve aktivitemiz yeniden artar. Öğleden sonrası çalışma yönünden verimli bir dönemdir. 

Akşam: Akşama doğru tansiyon değerlerimiz yükselir ve kas gücümüz artar. Çoğunlukla saat 20.00-21.00 civarında kendimizi dinlenme ve uykuya hazırlarız. Bugünkü modern yaşamda bu saatler yemek, dinlenme ve eğlence saatleridir. Fizyolojimize çok uygun olmasa da büyük çoğunluk bu şekilde yaşamaya adapte olur ve fazla sorunla karşılaşmaz. Ama geç yatılması, uyku vaktine yakın ağır yemeklerin yenilmesi gibi alışkanlıklar vücut dengemizi bozar. Çünkü uyku saatlerine yakın midemizin çalışması yavaşlar, idrar atılımı azalır, tansiyon ve nabız değerleri düşmeye başlar. Gece ise büyüme hormonu ile beraber vücut su ve tuz dengesini sağlayan hormonlar artar. Büyüklerimizin ninnilerde söylediği ‘Uyusun da büyüsün’ lafı tecrübelere dayanmakla beraber, bilimsel olarak da doğrudur. Yeterli uyuyan çocuklar büyüme hormonları daha düzenli salgılandığı için sağlıklı ve çabuk gelişirler. Uykuda nabzımız, tansiyonumuz ve vücut ısımız düşer. Büyüklerimizin söylediği ‘Uyuyanın üzerine kar yağar!’ sözü de bu ısı düşüşünden kaynaklanmaktadır. Yani vücut her yönüyle tam bir enerji tasarrufu ve dinlenme dönemine girer. Bu sayede günün yarattığı tüm stres ve travmaların etkisi azaltılır. Bu durum uykunun ne kadar yaşamsal bir düzenleyici olduğunu göstermektedir. Hastalıklar çoğunlukla bu ritme uygun olarak vücutta değişiklikler yaparlar. Yüksek tansiyonlu hastaların tansiyonları çoğunlukla akşama doğru daha çok yükselir. Gece koruyucu hormonların miktarı azaldığı için ateşli hastalıklarda ateş daha yüksek bulunur. Kalp krizleri vücudun en zayıf olduğu sabaha karşı olan saatlerde daha sık görülür. Ağrılı hastalılarda gece ağrı şiddeti daha da artar. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. 

Biyolojik saate uygun genel öneriler:
• Yaşantımızı vücut ritmimize ve alışkanlıklarımıza dayanarak düzenlemeliyiz.
• İhtiyacımız olan miktarda uyumalıyız. Az ya da fazla uyku tüm günümüzü etkiler. Aşırı yorgunluklar sonucu artan uyku ihtiyacımızı da karşılamalıyız. Bu dönemlerde gerekirse biraz daha çok uyuyabiliriz. Gece geç yatmaktan kaçınmalıyız.
• Uyuyacağımız oda ılık sessiz, havadar ve karanlık olmalıdır. Böylece tam ve sağlıklı uyuyabiliriz
• Sabah kendimizi kötü hissediyor ve sporu tolere edemiyorsak spor saatimizi ikindi vaktine kaydırabiliriz.

• Dengeli beslenmeli; öğün atlama, kahvaltı yapmama ve geç yemek yeme gibi kötü alışkanlıkları bırakmalıyız. Günde 3 yerine 5-6 öğün tercih etmeliyiz. Akşamları hafif yemekler seçmeliyiz.
• Çocuklarımıza küçük yaşlardan itibaren düzenli uyku, yemek ve aktivite alışkanlığı edindirmeliyiz. Bu sayede daha sağlıklı ve uzun yaşamalarındaki en önemli adımı atmış oluruz.
• Hastalıklarımızda bu ritmin ne kadar önemli olduğunu bilirsek önlemimizi ona göre alabiliriz. Kalp hastalarının gece ağır yemek ve aktivitelerden kaçınması, yeterli uyku uyuması ve akşam alması gereken ilaçlarını unutmaması sabaha karşı gelecek bir kalp krizini engelleyecektir. Ya da ateşli hastalıklarda ateşin gece yükselebileceğini bilmek ve ilaçlarını ona göre kullanıp önlemleri almak hastada gereksiz paniği önleyecektir.



9 Eylül 2015 Çarşamba

7 Nisan 2015 Salı

Tıp dünyasında ezber bozdu · H. SALİH ZENGİN



·         Giriş Tarihi: 26.10.2014

Dr. Natasha Campbell-McBride, otizmli olan kendi oğlunu ve 10 binden fazla otizmli çocuğu, uyguladığı doğal GAPS diyetiyle iyileştirdi. Şizofreni, depresyon, MS gibi psikiyatrik hastalığı olan yüzlerce hastayı da aynı yöntemle tedavi eden nörolog sadece SABAH Pazar'a konuştu: Tıp bilimi hastalıkları kalıplara koyuyor ve sorunu çözmüyorlar. Hastalıkların ana kaynağı bağırsaktır. İnsanı doktorlar değil sadece doğa iyileştirir.
Kendisinden, Türkçe'ye Adalin Yayıncılık tarafından çevrilen "GAPS Bağırsak ve Psikoloji Sendromu İçin Doğal Tedavi Yöntemi" isimli bir kitapla haberdar oldum. Kitabı inceledikçe nöroloji ve beslenme alanında uzmanlaşan Dr. Natasha Campbell-McBride'in yöntemine ilgim arttı. Kitap kendi kendinizi tedavi edebileceğiniz reçeteler barındırıyordu zira. Bir konferans için geldiği İstanbul'da buluştuğumuz Dr. Natasha, otizm teşhisi konulan oğlunu kendi doğal yöntemiyle tedavi ederek binlerce otizmli hastanın ışığı olmuş. Otizm yanında şizofreni, dispraksi, disleksi, depresyon, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, epilepsi, MS gibi bütün hastalıkların bozuk bağırsak florası nedeniyle beynin toksinleşmesi sonucunda ortaya çıktığını kaydeden Dr. Natasha, "Tıp bilimi hastalıkları kutucuklara koyar, beyin ve bağırsak arasındaki ilişkiye bakmaz. Antibiyotiklerle bu denge daha da bozulur. Acil ve hayati durumlarda elbette tıbba ve doktorlara ihtiyaç var. Ama doğru şeyleri yersek birçok kronik hastalıklar iyileşir" diyor. Çok çarpıcı açıklamaları olan McBride'in önemli uyarıları var: Süpermarketlerden yiyecek almayın, tahıl kullanmayın, diyetinizi değiştirin, doğal otları kullanın, kimyasalları bırakın, güneşe çıkın. İnsanı doktorlar değil sadece doğa iyileştirir. 
- GAPS adını verdiğiniz bağırsak ve psikoloji sendromu fikri nasıl ortaya çıktı?
- Ben nöroloji doktoruyum. Nörolojik hastalarla ilgilenen büyük bir hastanede çalışıyordum. Ve hepsinin çok ciddi sindirim problemleri olduğunu keşfettim. Ama bizim bildiğimiz klasik tıpta nörologlar sindirim sistemine hiç bakmazlar. Beyin ve bağırsak arasında bir ilişki kurmazlar. Ancak bir bağlantı olması gerektiğine inandım. Çünkü bağırsak florası diye bir kavram var. Ve hücresel olarak genetik yapılanmamız yüzde 90 bağırsak florasından etkileniyor.
- Bağırsak, beyinden daha önemli yani?
- Öyle. Yaşadığımız mikro sistemde vücudumuz bir kabuk aslında. Ve yaşadığımız her şey bağırsak florasından kaynaklanıyor. Orası çok iyi organize olmuş mikro dünyadır. Bakteri, mikrop, mantar, solucanlar var. Hem de trilyonlarca! Ve bilim bunu yeni araştırmaya başladı. Mikroplar birbirini yiyor, birbirini kontrol ediyor. Sağlıklı insanda yararlı bakteriler daha hakim ve zararlı trilyonlarca mikrobu kontrol ederler.
- Denge nerede bozuluyor?
- Antibiyotiklerin II. Dünya Savaşı'ndan sonra keşfiyle başladı her şey. Özellikle ampisilin gibi antibiyotikler kötü bakteriler gibi iyi bakteriyi de öldürüyor. Bağırsak florasının tekrar dengeye gelmesi haftaları, ayları alıyor. Ama bu sırada kötü bakteriler hücum edip bağırsağı kaplıyorlar. Kötü bakteriler yayılırken iyi bakterilerin yayılmasını da engelliyorlar. Art arda antibiyotik kullanımında da bu kötüye gidiş artıyor. 

GENLERİMİZ KADERİMİZ DEĞİLDİR
- Tek sorumluluğu antibiyotiklere yüklemek yanlış olur herhalde?
- Elbette tek sorumlu antibiyotikler değil. Başka faktörler de var. Diş hekimlerinin ağzımızda uyguladığı tedavilerdeki işlemlerde civa ve çeşitli toksinler bağırsağımızı etkiliyor. Civa içeri girer biz yutarız ve onlar kötü mikropların artmasına neden olur. Annelerin bebeklerini emzirmek yerine mama ile beslemesi bu hastalıkları artırır. Annenin mahsur kaldığı bütün kimyasal yüklenmeler, kullandığı makyaj malzemeleri de dokuz aylık hamilelik sürecinde bebeğe gidiyor. Bebek toksin bir yüklenmeyle doğar.
- Bu hastalıklar antibiyotikler keşfedilmeden önce yok muydu?
- Antibiyotikler hayat kurtarır ama çok ciddi hastalıklarda kullanmak gerekir. Bu hastalıkların salgınlığı hep antibiyotiklerin keşfinden sonra gelişti. Mesela otizm 25 yıl önce on binde bir çocukta vardı. Bugün 40 çocuktan birine otizm teşhisi konuyor. Bilim adamları 2020'de iki çocuktan birinin otizmli olacağını öngörüyor. Bizim genlerimiz kaderimiz değildir. Doğarken o kadar çok genetik seçeneğimiz var ki... Yediğimiz yiyecekler ve çevredeki toksik yük hangi hücrelerin baskın kalacağını ve hangi kanser hücrelerinin uyanacağını belirliyor. Kanser, MS gibi rahatsızlıklar böyle oluşuyor.
- Çocuğunuzun otizm olduğunu anladıktan sonra mı bağırsak florasına yöneldiniz?
- Benim çocuğuma otizm tanısı konulduğunda bu benim kişisel bir meselem oldu. Ve o anda profesyonel mesleğimin otizm konusunda bir şey yapamayacağını öğrendim. Bunu asla kabul edemezdim ve araştırmalarıma hız verdim. O zaman farkettim ki otizmli çocukların hepsinin bağırsak florasında problem var. Ve anladım ki bu florayı iyileştirirsem otizm de yok olacak. Şimdi otizm teşhisi konan çocuğum 21 yaşında, üniversiteye gidiyor ve çok sağlıklı. Ancak şu an dünyanın her yerinde binlerce otizmli çocuğu hayata döndürmek için uğraşıyorum.



KAYNAK: http://www.sabah.com.tr/pazar/2014/10/26/tip-dunyasinda-ezber-bozdu#